Ahmet Kolsuz

Ahmet Kolsuz

8 Mayıs 2019 00:02:00

 LİYAKATTAN VELİDEDEOĞLUNA

 Sevgili okurlarım,

“Kefirden Velidedeoğlu’na” adlı yazımda anlattığım hocaların hocası Hıfzı Veldet Velidedeoğlu ile gıyaben tanışma hikâyemizden sonra Velidedeoğlu’nun eserlerini bulup okumak gibi bir merak başladı bende. Okudukça hocamızın bilgisi ve ileri görüşlülüğü karşısında şaşırdığım gibi bir konuda daha şaşkınlığımı gizleyememekteyim: Adama İş Bulmak. Eleştirdiği ve uyarılarda bulunduğu konular bugün de ülkemizin kanayan yaraları olmaya devam etmektedir. Hocamızın, hiç değiştirmeden aldığım bu yazısı ise köşe yazılarını derlediği “Sağ’sız Sol’suz Demokrasi” adlı kitabındandır. Liyakat(yeterlilik, layık olma) yerine “bizim tanıdık”, bilgi yerine “bizim kız-bizim oğlan”cılıkların günümüzde yetersiz eğitimle birleşip daha acı sonuçlara yol açtığını her gün görmekteyiz.. Tarihin tekerrür etmemesinin tek yolu ise bu yaralardan dersler çıkartmaktır. Hukuk Sosyoloji hocamız doktora sınavını verdikten sonra ilk dersinde bizimle sevincini şu şekilde paylaşmıştı:

“İşte bu da bizim yeğen, diye omzuma vurup bir yerlere çıkarılmadığım için gururla, göğsüm kabara kabara veriyorum size bu haberi. Asla birilerinin yeğeni-birilerinin tanıdığı olarak bir yerlere gelmeyin.”

Velidedeoğlu hocamın bu yazısını kimsenin yeğeni olmayan, tırnaklarıyla hayatı kazıyan arkadaşlarıma hediye etmek istiyorum…

                                                         ADAMA İŞ BULMAK

Türkiye’mizin başta gelen toplumsal dertlerinden biri de, bürokratik yapıda, yani kamu görevlerinde bir işe “yetenekli eleman bulmak” olmayıp, iş arayan veya işsiz kalan ya da bulduğu işi beğenmeyen kişiye hatır, gönül, siyasal nüfus hatta kimi zaman baskı kullanarak “herhangi bir iş bulmak” alışkanlığıdır. Osmanlı döneminde –bilindiği gibi-para ile satılan “mevki ve mansıp”lar şimdi bir tavsiye mektubu , bir telefon konuşması ile hatırlı kişilere ya da arkası olanlara dağıtılmakta. “Bu adam işin üstesinden gelebilir mi, görevde yararlı olabilir mi?” noktasını kimse düşünmemektedir. Bence geri kalmışlığımızın en önemli nedenlerinden biri de budur.

            Yeteneksiz kişiler iş başına geçtikçe, yetenekliler göze batar, kıskanılır, yeteneksizler onu kendi gelecekleri için bir tehlike olarak görmeye başlarlar ve bir gün, akla hayale gelmedik tezvir, tertip ve iftiralarla onun ayağını kaydırırlar. Kamu görevlerinde hatta siyasal kadrolarda(Séléction Négative) yani, eski deyimiyle “menfi ıstıfa”, yeni deyimiyle “ olumsuz ayıklama” denilen oluşum budur işte. Kötülerin iyileri ayıklaması ve saf dışı bırakması demektir bu. Tıpkı ayrık otunun kendi yanında yararlı bitki ve çiçek yaşatmaması gibi bir şey.

            Kıskançlık ve çıkarcılığın ürünü olan bu oluşuma yalnız bizde değil, her ülkede rastlanır. Ama ileri ülkelerde bunun oranı çok azdır. Hatta oralarda bir yetkilinin kendi siyasal hasmını ya da sevmediği kişiyi bile, uzmanlığına giren önemli bir işin başına getirdiği çok görülmüştür. Amerika Cumhurbaşkanlarından kimisinin, karşı partiden yetenekli kişileri, önemli işlerin başına getirmelerinin örneği pek çoktur. İkinci Dünya Savaşından sonra Almanya’nın hızlı kalkınmasını sağlayan iki adam,Katolik Adenauer ile Protestan Erhardt sevişmezlerdi ama Adenauer onu kabinesine aldı ve “mucize kalkınma” denilen hızlı Alman yükselmesi böyle gerçekleşti.

            1949 yılının başından itibaren, yani “mucize” denilen kalkınma uğraşıları sırasında,türlü bilimsel toplantılar vesilesiyle -1931 yılından beri tanıdığım- Almanya’nın birçok yerine tekrar tekrar gittim ve kalkınma sürecine yerinde tanık oldum.

Tutulan yol şuydu:

                Her şeyden önce, tarihin en korkunç hava akınlarıyla baştan başa yanmış, yıkılmış Almanya’da, o sırada yıkıntıları hala kaldırılamamış olan evlerin bodrum katlarındaki mahzenlerde bin türlü yoksunluk içinde yaşayan Alman halkının moralini yükseltmek, büyük ve küçük kentlerin sokaklarında, takma bacak, takma kol veya kol değneği ile hatta hiç kolsuz gezen ve yüzleri gülmeyen tasalı insanları, türlü yollardan iş güç sahibi kılarak yeniden hayata bağlamak, böylece onları sokaklarda, herkesin gözü önünde acılı ve avare bir şekilde dolaşmaktan kurtararak onlara ve halka savaşın acılarını unutturmak, umutsuzluğu umuda, üzüntüyü neşeye dönüştürmek.

            İşte yeniden kalkınabilmek için bütün bunların gerçekleştirilmesi gerektiğine inanmıştı, bilim adamlarıyla sürekli olarak istişare eden Alman yöneticileri. Yukarıda belirtilen psikolojik dönüşümü sağlamak için,her şeyden önce, tiyatro ve sinema, konser ve jimnastik salonu gibi yapıların hızla onarılmasına başlandı ve bu iş kısa zamanda bitirildi.

            Demiryollarının, yerle bir edilmiş istasyon binaları yerine birtakım geçici tahta barakalar yapılır,yıkılmış köprüler yerine,kalın kalaslarla muvakkat köprüler kurulur ve bunlarla yıllarca idare edilirken,kültür,spor ve eğlence yerlerinin hemen onarılması,bizim Doğulu kafamıza ters düştüğü için,açıkça itiraf edeyim ki, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra,1949 başında Almanya’ya ilk gidişimde,bu tutumu yadırgadım ve oradaki kimi profesör dostlarıma,kalkınma çalışmalarına niçin hemen işin temelinden,yani ekonomik yönden değil de, bir nevi eğlence yönünden , yani işin sonundan başladıklarını “bir Alman Dostu olarak” sormaktan kendimi alamadım.Hiç unutmam,bana aşağı yukarı şu cevabı verdi:

            “Aziz meslektaşım,kalkınma araçla değil,insan kafası ile olur,çünkü ekonomik araçları yapacak güç,insan kafasıdır.Önce insanımızı bezginlikten,yorulmuşluktan,korku ve ruhsal bunalımlardan kurtarıp ona çalışma zevkini ve bunun için de yama şevkini aşılamalıyız.Alman halkı Kaiser ve onun ardından Hitler zamanından beri dünyanın en üstün ve yenilmez devleti olduğumuza öyle inandırıldı ki,25 yıl aralıkla birbirini izleyen iki büyük yenilgi onu,maddi yönden olduğu kadar moral yönünden de yıktı.Bu nedenle,her şeyden önce, tiyatro,sinema,müzik,türlü kitap yayımları ile onun moral gücünü yükseltmeye çalışıyor ve onu ruhça,savaştan önceki günlük normal yaşantısına döndürmeye uğraşıyoruz.Kalkınma ve insanımızın ruhunda korkunç Nazi yıllarının,açtığı boşluğu doldurma yöntemlerini bir bilim kurulu saptamıştır.Kentlerde ve köylerde yapılan her şey,bu yöntemlere göre hazırlanan planlar uyarınca yürütülmektedir.İşe tiyatro,sinema,konser ve spordan başlamamızın nedenini herhalde anlatabildim sanıyorum.Kısacası, biz ancak iki unsurla kalkınabiliriz:Neşe ve şevk ile yeniden işe başlayan insanlar ve bu insanları en çok yararlı olabilecekleri ve fazla randıman verecekleri işlerde kullanma.Savaş sakatlarının bile,durumlarına göre,yararlı olabilecekleri işler var.Bu işlerde çalışmak onların ruhundaki karamsarlığı giderir ve yaşamları katlanılabilir,hatta neşeli bir düzeye ulaşır.”

             Otelime döndüğüm zaman Alman profesörünün söylediklerinden hatırımda kalanları hemen sıcağı sıcağına not ettim.Beni çok etkilemişti bu sözler.Demek iki şeye ihtiyaçları vardı kalkınmak için 1) Aşk ve şevkle yeniden işe başlayacak insan, 2)Bu insanı en çok yararlı olabileceği işte kullanmak.

            Ben “Ya para?” dediğim zaman, “Çok azalmış da olsa para ve mal biçiminde ilk sermayemiz var. Bu sermaye, çalışmakla çoğalır ve çoğalan bölümle yeniden yatırım yapılır ve  bu böylece çoğalarak sürüp gider” yanıtını aldım.

            Türkiye’de ise “kalkınma” denilince ilk akla gelen şey “aşk ve şevk” ile çalışacak insanımızı yaratıp onu en çok yararlı olabileceği işte kullanmak değil “para” olduğundan, kalkınacağız diye,Atatürk’ten sonra vatanımızın kapılarını ardına kadar yabancı sermayeye açtık ve yabancılara karşı iki bin bilmem kaç yılına değin kurtulamayacağımız ağır borçların altına girdik.Konsorsiyumun yani Atatürk’ün bizi kurtardığı “Osmanlı Düyunu Umumiyesi” nin bir başka türlüsünün yeniden kurulmasına sebep olduk.

Aşk ve şevk ile çalışacak insanı,en çok faydalı olacağı yerde yetiştirip çalıştırarak bayındır bir vatan “müreffeh bir Türkiye” kuracak yerde!..

                                                             ***

            Neden 25 yıl öncesine dönerek Alman kalkınmasının iki temel ögesinden söz açtım bugün? Söyleyeyim: Bizim parlamentonun önseçim sonuçları belli oldu. Eski parlamenterlerden pek çoğu aday seçilemedi ya da seçilme şansı olan sıraya giremedi.14 Ekim 1973’ten sonra boşa kalacak bunlar. Daha şimdiden telefonlar işlemeye başlamıştır: “Kardeşim, listeye giremeyen şu bizim eski milletvekili Zümrüdü Anka Beyi sizin bakanlıkta bir işe yerleştiriver. Müşavirlik, idare meclisi azalığı filan.Hem bu zat eskiden askerdi. Tanıdığın hususi bir büyük firmada Milli Savunma Müşavirliği de olabilir. Yalnız rahat iş olsun. Bilirsin, partimize çok hizmeti vardır.”

Cevap: “Başüstüne beyefendi, olmuş biliniz.”

Daha buna benzer yüzlerce telefon konuşması olacak, tıpkı bundan önceki seçin sonralarında olduğu gibi!

 İşte “adama iş bulmak” derler bunun adına. Hiç düşünülmez, böyle bir iş gerekli mi,değil mi , gerekli ise bu adam bu işi ülkemiz için yararlı biçimde yürütebilir mi,yürütemez mi,diye.

Bu adam parlamentoya girmeden önce ne idi? Doktor, avukat, çiftçi, din görevlisi, subay, bankacı veya tüccar. Sonsuza değin parlamento üyesi kalacak değil ya. Bu defa listeye giremedi ve seçilemedi ise,dönsün eski işinin başına. Eğer emekli idiyse, bütün emekliler gibi, alsın (hem de birinci dereceden)emekli maaşını ve otursun köşesinde. Öteki emeklilerin canı yok mu? Ama hayır o imtiyazlıdır, çünkü zamanında “partisine (kim bilir nasıl?) çok hizmet etmiştir.”

Yine birtakım kişileri kalkındırmakla kalkınacak, bu fakir Türkiye.

Öyle yiyici bir politika geleneği yarattık ki, kahrediyor insanı!                                                                                                                                        

                                                                                                         16 Eylül 1973

 

 

Yorum yap

Yazarın Diğer Yazıları