Eray İspir

Eray İspir

21 Kasım 2020 00:06:00

Felsefeci geldi haaanım!

Kan ter içinde uykularından uyanan rahip, kapıda beklemekte olan kasırganın aslında oğlunun sesi olduğunu hiç bilemeyecekti. Hayat, sade ,sıradan ve düzgün olmasa da bir işleyişe sahipti. Gecenin ıssızlığında saatin tik tak seslerine eşlik eden tek bir şey vardı. Küçük Nietzsche, ’’çişim geldi’’ diye annesine sesleniyordu.

Giriş gizemli oldu ise konumuza dönelim:

Yıl 1882. Dönemin en büyük düşünürlerinden biri neon lambalarla gökyüzüne bir yazı asıyor. ‘’Tanrı öldü ve ölü kalacak. Çünkü biz onu öldürdük. Ellerimizdeki kanı kim temizleyecek’’ Bir krizin başladığını ilk elden böyle öğrendi insanlık.

Nietzsche, 19 yüzyılın en tehlikeli düşünürlerinden biridir. Pek çok açıdan duvarların yıkılmasına, aklın sınırlarını zorlamanın yanı sıra alışılagelmiş inanç kültünün yıkıcısı olmuştur. En ironik olanı ise nefret ettiği bir rejimin ana fikri olup Hitlerin esin kaynağı haline gelmiştir. Ölümler insanlığın eseri iken hep içimizden birilerini suçlamak kaosun yüzüdür. İnsanlık Tanrı dışında da her şeyi böyle öldürmüştür.

Tanrıya bağlı kalmadan özgürce kendi kaderimize hakimken ahlaki sorumluluk yaptığımız her şey bize ait. Bedeli korkutucu görülebilecek bir özgürlüğün inancın olmadığı boşlukta yeniden yaratım krizine girecek olan insanın başkalaşım ağrısı idi.

Protestan bir rahibin oğlu olan Nietzsche, temsil ettiği düşünceye varmak yolculuğunda ilerlerken sıra dışı bir başlangıç yapmış aslında. Sade bir dindar olan babası ve ailesinin diğer fertleri ile evlerinde sürekli Tanrı ve Tanrının nimetlerinden bahsedilirdi. Babası Carl Ludwig, Nietzsche henüz 4 yaşında iken hastalandı. Çektiği tarifsiz acılardan sonra küçük Nietzsche beş yaşında iken babasız kaldı. Bu travma Nietzsche’yi hayatı boyunca takip etti. Bir papaz olan ve Tanrıyı bu kadar seven babasını Tanrı, neden böyle acı dolu bir ölümle cezalandırmıştı?

‘’ o çanlardan gelen tok ses,

Kulağımda hep çınlayacak.

Orgun sesi, kilisenin boşluklarında yankılandı’’

1864 de 20 yaşında iken ilahiyat okumak üzere Boon’a gitti. Lüteriyen papazı olmak istiyordu. Ellerinin arasında tuttuğu şey bir depremin habercisi idi. ‘’Yeni Ahit’’! Karşısında duran şey aklının tüm hücrelerinde şimşekler çaktıracak cinstendi. Yeni Ahit ona sarsıcı şekilde tüm kutsal metinlerin mitlerden ibaret olduğunu söylüyordu. Çılgınca okuyordu. Mattaya göre YARATILIŞ! Kutsal metinlerin güvenilirliğini radikal bir biçimde sarsıyordu. Babasından sonra oluşan yıkım, entelektüel bir ortamda inancı reddedişe sürüklenmeye gidiyordu. İnancın, dünyadan kopup Dünyayı sömüren bir tehlike olduğunu düşünmeye başladı. Dünya, sadece Tanrıya varmadan, ahrete ulaşmadan önce çekilmesi gereken bir acı ve ıstırap yolculuğu idi. Bu inanılası bir şey olabilir miydi? Teoloji burada sona erdi.

 

Schopenhauer’un vardığı sonuç onu çağırıyordu. Hiç doğmamak! Nietzsche bir kitaptan aynaya bakıyor gibiydi. ( Buraya yazmadan edemeyeceğim, belki de okurken bıyıklarının nasıl göründüğünü merak edip şöyle bir fırçalamış bile olabilir) Sürekli istemek… İnsanların tek yaptıkları bu idi. İstedikleri olmadıklarında mutsuz oluyorlardı. İstediklerini elde ettiklerinde dahi mutsuz olmaları bir çözümü gösteriyordu. İSTEMEMEK! Aynanın kusurları olduğunu düşündü. Schopenhauer, arzulardan vazgeçmenin, hayattan vazgeçmenin tek çözüm yolu olduğunu anlatıyordu. Nihilist hayatı reddeden bu yaklaşım Nietzsche’ye göre değildi. Hayat, neden olduğu acılara rağmen vazgeçilmezdi. Varoluş bu değildi. ( Nayır, nolamaz diye başını sağa sola sallayarak bir arebesk türkü tutturup halk kütüphanesini terk etti)

 

1869’da Nietzsche, daha 24 yaşında iken Basel Üniversitesinde Dilbilim Profesörü oldu.( Hem de o kadar genç iken. Salome’ye ulaşana kadar kim bilir ne canlar yakmıştır posbıyık) Tarihteki en genç profesör iken havasından yanına varılmayan bilgemiz Wagner’i n Festival Tiyatrosu için temel taşları atılırken de orada idi. Wagner, Nietzsche için bir saplantı, bir ilham idi. Hayatı anlamanın en iyi yolu sanat idi ona göre artık. (O zaman ki Almanların Yunan hayranlığı şimdiki bizim Amerikancı merakımızdan biraz farklı ise de öykünmenin suyunu çıkarsak ne olur dedim.) Wagner’in müziği, Yunan Tragedyalarının devamı olan yeniden doğuşun sesi idi. ‘’Tragedyanın Doğuşu’’ Wagner ile bilgenin yaptığı uzun konuşmaların bir sonucu olarak doğdu. Sanatın yeni ve hayatı kurtarabilecek felsefesinin doğum sancıları böyle başladı.

 

Acı içinde, kurtarılamaz ve yıkım yaşayan insanların içgüdüsel tavrını anlatan bu felsefe, yine de Yunanistan’ın görkemini vurgulayan dominant bir düşünmeye neden oluyordu. Yarattığı bir konuşma kanalı ile ( zira kendi kendine konuşana deli derler maazallah deyip iki tip buldu zahir, ne yapsın) Apollo ve Dionysos arasında yarattığı zıtlaşma ile düşünmeye sevk etti. Apollo, ışığı, mantığın gerçekliğini , kontrolü temsil ediyordu. Dionysus, insanlığın merkezi idi. Mantığın kendisine giden, gerçeğin yoluna karşı geliyordu. Tüm karanlık yönlerine rağmen Dionysus, Nietzsche’nin insanlığı kurtaracak karakteri idi. ( Bu daha örümcek adam gibi bişey, henüz Süpermen doğmadı. Bi bekleyin da, sabırsız şeyler) Bireysel kahramana odaklı, dominant Alman Entelektüel geleneğine bu şekilde tepki gösteriyordu. Bu cümlenin altını çizelim. Çünkü Hitler hakkında suçlandığında insanlar ne kadar haklı idiler bunu düşünmek gerekir. ‘’Acı çeken biri, kendi gerçeğinin üzerinde bir yere ulaşır.’’ Şeklindeki Hıristiyan odaklı bu mesajı ters çeviren Nietzsche için acı, bir öngörü ve dönüşümdü. Grup olarak insani öğenin kapsamı idi. Wagner’in müziği de bunu yapıyordu. Toplu halde yaşanan u mutluluk verici deneyim, bir an’a bu an’a, hayata dönüşümdü. (toplu seksin konu ile ilgisi yok olum, onu nereden çıkardınız şimdi?) Dünya kolektif deneyim duygusu ile değişecekti. Bilgenin bu heyecanlı bekleyişi fazla uzun sürmedi.

 

Nietzsche, ‘’Yüzük’’ isimli operada kırılgan bir aydınlanma yaşadı. Bir burjuva komünü ve ayakta alkışladıkları şu kendisini olduğundan büyümüş gören, kendisi ile övünen Wagner ile mi değişimin devrimi yapılacaktı? Artık o salon bilge için devrimin ışığı değildi. Basel de kendi hayatına yabancılaşırken bilge, Dionysos ruhunu özgür bırakmaya karar verdi. Bu yol ile büyüklüğe olan inancına daha çok yaklaştı. Yeni çözüm, toplumları değil yüksek öngörülü bireyleri dönüştürmekti. İşte onları ortaya çıkarmak yeni hedefi oldu. Ruhu beden kafesine sığamıyordu. Akademik kariyeri onu boğuyordu. Baselefobi onu özgür olması için zorluyordu. 02.Mayıs.1879’da profesörlükten istifa etti.(Gitti abijim güzelim SGK. Deli mi olum bu adam? Böyle kariyer için millet sahte diplomalara dünyanın parasını ödüyor şimdi)

Uzun ve yalnız yolculuğu 10 yıl sürdü. Hastalığı nedeni ile uzun süre yazamıyordu. Yirmi dakikalık sürelerle yazdığı notları muhteşem aforizmaların doğmasına neden oldu. ‘’ Ecce Homo- Kişi Nasıl kendi olur?’’ Şehirler, trenler, yollar boyunca uzun uzun seyahat ederken o, en çok kendi içine yolculuk yaptı. Sils Maria onu sabırla bekliyordu.

İsviçre deki o küçük köyde, Sils Maria’da 4 Temmuz 1881’de aşkı, doğa ile sarmalandı. Muhteşem dağ manzarasının ortasındaki sessizlik de bir soru yankılandı. ’’Bir şeytan kulağınıza yaşadığınız hayatı ve yine sonsuza dek tüm acıları ve güzel anları ile birlikte yaşamak zorunda olduğunuzu fısıldasa, yere düşüp, öfkeden dişlerinizi gıcırdatır ve bu şeytanı lanetler miydiniz? Yoksa onun bir Tanrı ve söylediklerinin kutsal olduğunu mu söylerdiniz?’ ’Bu, Bengi Dönüş olarak tanınacak düşünce idi. ( hey! Düşünceler fısıldar, fısıldayan düşünceler boğaz enfeksiyonu geçirmez. Hey, amigo düşüncelerine kulak ver) Nietzsche için bu, hayatın zorluklarına ve mutluluklarına olan tavrın temeli idi.

Yorum yap

Yazarın Diğer Yazıları