Eray İspir

Eray İspir

25 Eylül 2020 00:16:00

Mutlu

Benim ocağım hepten karanlıktı… Gerçek annem değildi gözümü açıp gördüğüm. Gerçek annemmiş güya, bir kadın çıkageldi sonradan sonraya... Hiç görmemişim, bilmemişim, kucağına atılmamışım, bağrına basmamış, kokusunu duymamışım. Hiçbir şey hissetmedim. Herhangi bir kadın gibi geldi, oturdu, konuştu, gitti. "Baba" dediğim bir adam vardı. Öğrendim ki o da yabancıymış. Gerçek babam hakkında ise hiçbir bilgim yok. Ne o karı koca söyledi, ne de gerçek olduğunu söyleyen anne...

 

Bir ev vardı. Kenarda kıyıda, sıradan bir ev... İçinde dokumacı bir karı koca... Onları da yoktan say! Ortada bir mangal, korların arasında çay… Anne hanenin yarısını ışıtır. Baba da diğer yarısını... Otururlardı akşamları ateşe karşı… Ne ana baba sıcaklığı ne de yuva aydınlığı... Bense mangala biraz uzaktaydım, durgun, küskün, yapayalnız, ateşler içinde...

 

Bir çile yumağıdır benim hayatım. Per perişan! Hiç bahsetmedim ki sana kendimden, nereden bileceksin!

 

Öğrendim ya gerçek annem olmadığını ona da açamadım sıkıntılarımı o zamanlar. Uzak durdum herkese, kimseye söyleyemedim dertlerimi. Kendim halletmeye çalıştım problemlerimi. Kimse anlayamadı, sebepli sebepsiz sergilediğim gerginliklerin nedenlerini.

 

Bir şeyler eksikti hayatımda... Aile bağı, kan bağı, gönül bağı... Bilmem kaç yıl sonra ortaya çıkan bir erkek kardeş, o da sağ değildi, morgda bir leş... Nasıl olmalıydım ben? Sevildiğimi hissetmedim ki hiç. Duvarda asılı bir resim gibi sessiz ve hareketsiz yaşadım kalabalıklar içinde bile… Yönüm içime dönük... Geceleri geç saatlere kadar uyanık, gündüzleri adeta bir uyurgezer... Düşüncelerim dağınık çokça geçmişe dönük… Geleceğim müphem, önüm karanlık… İçim zifiri zindan, ruhum kapkaranlık… "Canlı cenaze" desem daha münasip olur.

 

Her sevmeye yeltenişimde sükût u hayale uğradım. Aynı şeyler tekerrür etti ömrüm boyunca. Aynı konulu farklı filimler aksetti hayatımın beyazperdesine. Çilem aynı çile, karanlığım aynı karanlık... Ne uzun, ne bitmek tükenmek bilmez gece! Hep zindan hayatı.... Zindan ki zifiri zindan! Geleceğe dair hayaller kuracak yaşta değilim maalesef. Gerçekleşmeyeceğini bile bile hülyalara dalmak niye! Hele bunca hayal kırıklığından sonra... Hep ellerimin arasında böyle, garip başım. Kalbimin akordu bozulmuş. Bir türlü akıllanmadı zıvanadan çıkan gönlüm. Geleceğim mi kalmış benim! Hey yavrum hey!.. Ne kaldı şunun şurasında, bir adım sonrası ölüm!

 

Madem ki adam gibi yaşamayı beceremedim, bitireyim bu yeknesak hayatı! Ne şekilde olursa olsun! Artık Aşkdeniz mi çeker beni kendine, bir ip mi tartar bedenimi? Hangi hançer hedefler duygu yüklü kalbimi, hangi zehir keser sevgiye susuzluğumu? Derin bir ölümün ellerine teslim etmeliyim, senelerdir süren uykusuzluğumu. Dindireyim artık müzminleşen ve biteviye ruhumu deşen huzursuzluğumu.

 

Düşünüyorum da neye yarar ki intihar! Benim varlığımın ya da yokluğumun kimin için önemi veya farkı var? Başta ben var saymıyorum ki kendimi! Yaşadığımı hissetmiyorum ki! Ne farkım var benim ölüden! Nefes alıyor oluşum mu? Kütükten bir kişi düşülecek, o kadar!

 

Ben bende değilim çoktandır. Bu ben, ben değil ki zaten nicedir! Ben seninle birlikte olduğum, ne kadar olduğunu kestiremediğim, nasıl geçtiğini anlayamadığım en süratli zamanlarda yaşadım ve o vakitler ben, gerçekten bendim!

 

Bendeki o ben, en can alıcı çağındaydı. Hayat dolu bir delikanlıydı, delifişek! Yeraltında gürül gürül akan gizli ırmaklar gibiydi ruhum. Sen içimi bilemez, coşkumu fark edemez, anlayamazdın ki! Sen körpecik bir genç kızdın, bense inadına yaşlı başlı... Ciddiyetimi muhafaza etmek zorundaydım, duygularımı baskılamam şarttı. Sen beni anlayamazdın. Nasıl anlayacaktın! Hem genç olsaydım da senden karşılık beklemeye hakkım yoktu zaten. Ben fakir ve cahil bir adamdım. Senin gibi lise diplomam, beyaz atlı prensin gibi servetim yoktu.

 

Bu gidişle cinnet geçireceğim! Geçiremeyeceğim, o cinnetin içinde yok olup gideceğim! Kimseye diyemedikçe mayalandı da mayalandı isyan içimde… Korkarım bir an gelecek, dengemi iyice kaybedeceğim! Yaşlı kalbimi zorlayan derdin eline hançeri ben vereceğim!

 

Dertleştiğim tek kişi Kaptan. O da sanki bana düşman! Ne desem beni haksız çıkarıyor. Garip bir haz alıyor bundan. "Ne oluyor bana böyle! Hayatım tehlikede! Bende büyü mü var ne var?" diyorum. "Şeytana inandığın kadar Allah’a inansaydın, rahatlardın." diyor. Sen mütedeyyin adamsın. Bana oku üfle bari de ferahlayayım!" diyorum. "Ben okurum, üflemem. Üfürüğe de üfürükçüye de inanmam! Çoğu sahtekârdır o adamların. Dini kazançlarına alet ederler. Ben ibadetimi, Allah emrettiği için ve sadece rızasını ümit ederek yaparım." diyor. Sonra dalga geçiyor benimle ve benim gibilerle:

 

"İbadet de neymiş canım! Allah benim kalbimde... Kalbim tertemiz ya… Sen kalbime bak kalbime!.. İslam’ın ipine sımsıkı falan yapışmama ne lüzum var! İşte "Müslüman" yazıyor ya nüfus kâğıdımda… Yetmez mi! Nakış ipliği kadarcık bir bağ kâfi…Marka Müslüman’ıyım ben, Necip Fazıl’ın tabiriyle."

 

"Ben ne yaparsam yapayım, senin gibi olamam, Kaptan! Yapma böyle! Bu aşk değil ağır bir ruh hastalığı. Nasıl acıkır da insan, midesi kazınmaya başlar ya... İşte öyle kalbim kazınıyor, sevgisizlikten! Biliyorsun, karımdan, çocuklarımdan haber yok. Bir selam dahi gelmiyor o taraftan. Bozuk para gibi harcadılar beni. En değer verdiğim insan, kaç gündür annesinin evinde, yanıma gelmedi daha. Halbuki eskiden dükkânımdan çıkmazdı. Kovsam gitmezdi yanımdan! Evlendiğinden beri hemen hemen her gün telefon eden, aramamı isteyen kıza bir şeyler oldu. Aradığını buldu ya... Bana ihtiyacı kalmadı. Ağlama duvarıydım ben. Niceleri ağladı omzumda. O da telefonda... Artık ağlamıyor olmalı. Kuzeni güldürmüştür yüzünü. İşim bitmiştir, atmıştır bir köşeye beni." diye bir başlıyorum, susturabilene aşkolsun!..

 

Biliyorum, ne derse desin bir o anlıyor beni. Evliya sabrı var adamda, usanmadan dinliyor. Biraz da iddiasını ispatlamak için dinliyor. "Süfli aşk" diyor ya hastalığıma. can çekişmemi sükûnetle seyrediyor. "Yoğun bakıma alalım seni! Yazık ediyorsun kendine!" diyor.Elime tespihi veremedi gitti!..

 

Ben, kısacık şortla gezen, dükkândan mayoyla çıkıp denize giren, her tarafından sular sarka sarka geriye dönen İstanbullu, oldukça rahat bir adam, o yazın sıcağında, evde bile pantolonla duran mutaassıp bir insan... Aramızda dağlar kadar fark var. Ben bile kendimi ayağı takunyalı, başı takkeli tahayyül edemiyorum. O nasıl benden ibadete koyulmamı bekliyor? Bu bir yetişim meselesi... Ben öyle yetişmemişim ki! Şaptan olur mu şeker!

 

Ona gıpta etmiyor muyum? Ediyorum. Öyle olmak istemiyor muyum? Keşke olabilsem ama hiç ümidim yok!

 

Ona neden gıpta ediyorum biliyor musun? Her şeyden önce huzura kavuşmuş olduğu için... Nasıl rahat olmasın içi? Adam dünyaya arkasını dönmüş, yönünü kıbleye çevirmiş, kendi halinde, biteviye ibadette... Ya namazda, ya huzurda zikirde, ya vaazda, herkese maddi manevi yardımda... Konuşması bilgilendiriyor insanı, tefekküre sevk ediyor, ibadeti örnek teşkil ediyor, sükûtu ürpertiyor zaman zaman ve daha çok şey anlatıyor.

 

Senden alabilsem aklımı, belki olur. O huzura dolu kalple çıkılır mı!

 

Nereden nereye geldim! Dünün inkârcısına bak! "Arkadaşını söyle, ne olduğunu söyleyeyim! Kır atın yanında duran, ya huyundan ya suyundan... Üzüm, üzüme baka baka kararır." diyorum. "Müminler eller gibidir, birbirlerini yıkayıp temizlerler." hasisini tekrarlıyor.

 

Öyle bir yerdeyim ki ya düşeceğim, ya uçacağım! Mağlup mu olacağım, kârlı mı çıkacağım, bilmiyorum. Biriniz batıracak, biriniz çıkaracak. Keşke ben böyle olmasaydım, sen de öyle olmasaydın da onun gibi olsaydım!

 

Sen mutlusun şimdi kuzeninle. Ben deliliğin eşiğinde... Ne seni durdurabiliyorum ne isyanımı ve öfkemi! Bu gidişle sen de ben de kendimizi ateşe atıyoruz, göz göre göre... Ben ezelden ateşler içindeydim de sana yazık olacak! Gelen, gideni aratacak!

Düşündükçe ölmek istiyorum!

Öfkeli"

Yorum yap

Yazarın Diğer Yazıları