Eray İspir

Eray İspir

5 Mart 2021 00:14:00

O/Nur/lu zamanın gelmesi çok yakın!

Osmanlı Devletinin kuruluşunda en etkin rolü oynayan erenlerden Şeyh Edebali Hazretleri gibi nice nice âlimler gelip geçmiş bu topraklardan! Her biri ellerin erdiği güçlerinin yettiği yerleri İlahi Âlemden aldıkları O/Nur/arla aydınlatmış, gönülleri yeşertmiş, Ülkeyi âşiretten devlete, devletten imparatorluğa taşımışlar.

Sanayi Devrimi sonrasında makineleşen dünyanın robotlaşan insanının hayatın çarkına takılıp, dolap beygiri gibi dönüp durur hale gelmesi, maneviyattan uzak kalması, ruhunun besini olan iman konularına gereksinim duyması gerektiği halde, gerek vakit bulamaması, gerekse dazıra dazır çalışması gerektiğine şartlandırılması nedeniyle bu açlığın bazı din âlimleri tarafından fark edilerek, manevi gıdanın kaleme alınmasına karşı koyan, direnen bir kesim vardı.

Din âlimleri arasında sivrilen ve Kur’an Tefsiri yazan da vardı. O büyük kaynaktan pek çok şair ve yazar etkilenerek çok sayıda kitap çıkarmıştı. Öncelikle imanın, sonra da diğer kültürel değerlerimizin korunması amacıyla bir akım başlamıştı.

“Din, insanları uyutan bir afyondur!” denildiği ve ortadan kaldırılmaya çalışıldığı dönemdi. O tefsir, o yıllarda, hapishanelerin beton duvarları arasından çıkarak yayılmaya başlamış, neredeyse dünyaya yayılmıştı. Yakında gün doğacaktı. Yakındı O/Nur/lu zamanın gelmesi çok yakın!

En güzel eserler hapishanelerin beton duvarları arasında yazılıyordu. Ne nedenle olursa olsun oraya girenler, can sıkıntısından ve yapılacak iş olmamasından vakit geçirebilmek için paso okumak zorunda kalıyorlardı. Giderek birer kitap kurdu halini alıyorlardı. O kadar okuyorlardı, o kadar doluyorlardı ki nihayet taşma zamanları geliyordu ve başlıyorlardı yazmaya.

 

Bir mazlum da Kur’an tefsiri kaleme almıştı. Onun yazdıkları, imanımızı pekiştirmek içindi. İman, göğse takılan en değerli çiçekti.

 

Bir âlim, iman tohumları serpti kalplere avuç avuç. Biliyordu ki onlar orada çimlenecekler ve boy atıp başak bağlayacaklar. Her başakta onlarca tohum olacak. Onların her biri başka kalplere ekilecek ve başaklar sümbüllene sümbüllene kıyamete kadar devam edecek.

 

Bütün amacı, kalplere imanı nakşedebilmekti. Kimseden zerre kadar bir beklentisi yoktu. Zaten dünyadan elini eteğini çekeli neredeyse bir asra yakın bir zaman geçmişti.

 

Onlar kahraman kişilerdi. Zamanın kısır döngüsü içinde robotlaşan, maddeden başka bir şey bilmez olan, ibadetten uzaklaşan, kendisi için en önemli konu olan imanını dahi kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya olan, diğer toplum şekillendiricisi şair ve yazarlar tarafından beyinleri yıkanan kişilere gereken manevi gıdayı onların beyinleri üretiyordu.

 

Gidişatlarını düzeltmemekte direnen, iman ve ibadet konusunda bir adım gelmemek için ayak direyen insanların ahretteki durumlarından endişelenerek çekmekte oldukları üzüntü, içinde bulundukları ıstırap denizinde, manevi gıda hazırlayan kalemleri, onlar için bir tutam başak oluyordu. O gerçekleri yazan elleri, imanlı kişiler yetiştirmek için kök salmış ağaç gibi olacak ve bu karanlık zamanı aydınlatacaktı. Bir imansızlık devri, sayelerinde kapanacak, bilinçli bir şekilde iman ve ibadet eden kişilerle altın bir çağ başlayacaktı.

 

Zaman akıp gidiyordu. Ömürlerde geri sayım vardı. Vakitler daralmaktaydı. Yer direniyor ve bekliyordu, bizi yutmaya kararlı bir şekilde. Onlar direniyorlardı, yeni neslin imanının kurtulması için! Gökyüzündeki melekler de desteklerlerdi onları ve Allah, iyi niyetli kişileri de omuzladıkları davaları da korurdu mutlaka. Koruyucu kubbesi altına alırdı sevdiklerini ve muhafaza ederdi elbette.

 

Onlar, ölümsüz çiçeği, yani Kur’an’ı Kerimi, yani imanı taşıyorlardı göğüslerinde ve yaptıklarının yapılmasını tavsiye ediyorlardı herkese. Gözleri olan herkes görebilirdi gerçeği. Gerçek, güneş gibi ortadaydı, olanca haşmetiyle ve göz kamaştırıcılığıyla! Onu ancak kör olanlar göremezler, göremedikleri için de yok sanırlardı.

 

Gözlerimiz kör değildi. Bakarkörler içindi karanlıklar. İmansızların türediği ve kirletmekte olduğu toplumda onlar, zindanların karanlıklarında üzerlerine inen O/Nur/larla Gerçek’i projektör gibi aydınlatarak gösteriyordu gören ya da göremeyen gözlerimize. Gözlerimiz, o iman güneşiyle parlıyordu.

 

İman hakikatlerini yazmaları ve anlatmaları, umutsuz ve mutsuz hale getirilen, gerçeği arayan ama bulamayan, iman etmek isteyen fakat anlayamadığı için inanmakta güçlük çekmekte olan güzel insanların şüphelerini dağıtıyor, onlara kurtuluş yolunu gösteriyor, dünyada da ukbada da yüzleri gülen, mutlu kişiler olmalarını sağlamaya çalışıyorlardı.

 

Yakındı, o altın çağın gelmesi. İlahi bir rüzgâr esiyordu efil efil. Toplum kıvama gelecekti sayesinde. Merhameti hak edecekti bu güzel insanlar. Allah, Rahmet sıfatıyla tecelli edecekti yine. Merhamet ve mağfiret şarkıları söyleyecekti yağmurlar, rüzgârlar, dolular… İnsanlar Allah’a döneceklerdi. Dinlerine dört elle sarılacaklardı.

 

“Alınlarınızı secdeye koymakta oluşunuz var ya alnınızı, başınızı bu davaya koyuşunuz, o imansızlığa, o makineleşen sisteme karşı en asil bir duruştur! Demir de nedir ki! Makine ne? O imansızlık yayan ağızları susturacak imanınız! Serpmiş olduğumuz sevgi tohumları, vermiş olduğumuz bilgiler boy atacak, sümbüllenerek çoğalacak ve dilden dile herkese ulaşaca!” diyordu Define. “Sessizlik, dünyamızın çekirdeği gibi bir bombadır. Farkında değiliz ama an gelir helak eder bizi! Kimseler sesini duymasa da bilincimizin altında, ruhumuzun derinliklerinde biteviye konuşur durur.”

 

Ey bizim sabır yüklü toprağımızın kutsal ağaçları! Ey Koca Çınarlar! Ey Büyük İnsanlar! Rehber Şahsiyetler! Siz bize hayatsınız, umutsunuz! Deryalar kadar derinsiniz. İlimleriniz okyanus… Bizi tutup kaldıran, ayakta tutan, can çekişmekte olan imanımızı yeşerten, kalplerimizi dirilten ne varsa, vermiş olduğunuz eserlerden, yapmış olduğunuz söylevlerdendir.

 

Üzerinde gezip tozduğumuz, mışıl mışıl uyuduğumuz, varlığından habersizmişiz gibi davrandığımız dev bombanın, akıllara zarar lavlarının sıcaklığını bile hissetmeden, ne kadar rahat cennet hayatları sürüyoruz. Ayaklarımızın altına yemyeşil çimenleri, sayılamayacak kadar çok bitkiden canı halı gibi seren elden habersiz ne güzel de yürüyoruz, podyumlardaki mankenler, ayaklarının altına kırmızı halılar serilerek galalara gelen film yıldızları gibi…

 

Buz yüzlü heykeller beldesi haline gelen vatanımızda, damarlarımızdaki kanı dondurarak dünyevi ve uhrevi hayatlarımıza kastedenlerin, dünyada da ukbada da bizi esarete mahkûm edenlerin iman konusunda yapmış oldukları tahribat sonrasında ortaya çıkan yıkıntılar arasında kaldığımız anda, bizi gönüllerimizden yakalayarak kurtaran o şefkati ellerdir ki eller O/Nur/dan kalemlerle, O/Nur/lu harflerle gerçekleri kaydederler.

 

Belki bugün değerleri anlaşılmaz. Aksine ruhen ve bedenen esarete mahkûm edilirler ama gün gelir, her biri baş tacı edilir.

 

Onlardan biri Kaptan’dır. Biri de Define’dir. Bu harabeye döndürülmek istenen Mukaddes Topraklarda Vatan’ı yeşertmeye çalışan kim bilir nice nice defineler gizlidir!

Yorum yap

Yazarın Diğer Yazıları