Sinem Kırıcı

Sinem Kırıcı

12 Kasım 2020 00:16:00

Yaz Yağmuru

Antalya’nın yağmurları meşhurdur. Kadıkaçıranları, kırkikindileri, ahmakıslatanları vardır. “Yaz yağmuru, gelir geçer. Sakınmaya gerek yok!” derler. Hava günlük güneşlikken aniden iri damlalar halinde sepelemeye başlar. Ne varsa bir anda iner geçer. Öyle aniden geldin yağmurla. Çiseledin, sepeledin…

Çöl toprağı gibi muhtaçtım sana. Kaçmaya lüzum görmedim. Kıpırdamadım bile! Ahmak gibi durdum sana karşı. İstifimi bozmadım. Tam bir teslimiyetle…

Öyle bir ıslattın ki kemiklerime, iliklerime işledin. Kolay kolay kuruyacağımı sanmıyorum. Belki böyle gider, ölünceye kadar.

Şair diyemem kendim için ama şairliğe özenen biriyim. Yağmurda yürümeyi, ıslanmayı çok severim. Şikâyetçi değilim. İyilik ettin, giderayak. İyi bir âşık ettin. “Ah! Aşık olabilsem!” diyen gençler bile varken… Bir de bu yaşta ben… Hem de sırılsıklam… Sana minnettarım.

Dikensiz gül olur mu! Mutlaka onu bir diken vardır. Gül varsa, dikeni de vardır. Kokacak da batacak da… Diken fidana bakmasa büyüyüp gül veremez. Dikenler korumasa güller dalında kalmaz. Dikenler gülleri haşın ellerden korur.

Gülüme dokunamasam da onu andığımda olanca güzelliğiyle gözümün önüne gelir. Arzıendam eder. O kadar canlıymış gibi belirir ki kokusu bile gelir. Güzelliği tabak gülü, has gül kokusu… Sanki cennet okusu!

Bugün Mustafa Kaptan’dan eski Antalya’yı ve hayatının bazı safhalarını dinlemek nasip oldu. O anlattı, ben not tuttum. Bu akşam da yazdıklarımı gözden geçirdim. Unutmaktan korktuğum için hemen kaydetmek arzusuyla, heyecanla sarıldım kaleme kâğıda, coşkuyla sana yazmaya başladım. Hevesimi kırma, can kulağıyla dinle! Aynen aktarıyorum:

“Elmalı Mahellesi’nde, iki katlı bir evde doğmuşum. Gözümü açtığımda kendimi arka bahçesinin kuytusundaki arığın başında buldum. Kare kare manzaralardan ibaret ilk hatıralarımda taş duvarlı o ev, avludaki kuyu, ev halkı, kulağımda sık sık tekrarlanan ismim, ikazlar… Kur’an sesleri, ilahiler… “Sus! Yapma! Etme! Cıs!..” gibi emirlerin yanı sıra “Yesene evladım! Bak, arkandan ağlar bu lokma sonra!” diye dayatmalar… Biraz daha büyüyünce: “Yapma! Bak sonra Allah taş eder!” gibi tehditler… Daha sonra komşular, akrabalar, ilk arkadaşlar… Değnek ata binerek “Dâh!..” diye koşturduğumuz çamurlu tozlu sokaklar… Düşmeler, yaralanmalar, ağlamalar, acılara acı katan tentürdiyot…”

O anlatırken iki dizimi de kan revan eden taş parçacıklarının acısını içimde hissettim. Dizlerimde onlarca yara izi birden kanamaya başladı hayalimde. Kabuk bağlasalar da içleri sarı, yeşil cerahat dolu yaralar… İçten içe şişer, acırlar da acırlar. Bir de kaşınırlar, mikroplar kaynaştıkça. Kaşırken kabukları kalkar, içlerinden cerahat akmaya başlar. Ne varsa çıksın diye etrafları kıpkırmızı olan şişliği sıkar, kan çıkıncaya kadar akıtırdım canımı dişime takarak. O sırada kabuk kalkar, irin içinde pespembe etin ortasındaki cicik yara meydana çıkardı.

Mazideki düşmelerim kalkmalarım aklıma geldikçe kaşınmaya başlıyor, kabuk bağlayan yaralarım. Dizlerimde değil, ta ciğerimin kökünde! Usul usul kaşımaya başlıyorum kurşunkalemin ucuyla. Kaşındıkça kaşınıyor kâğıt parçaları. “Şuramı da… Buramı da…” diye ses çıkarıyor, kaşıdıkça. Kalemin ucu da kaşınıyor olmalı ki o da durmadan yazıyor. "Eşek eşeği ödünç kaşır" sözü geliyor aklıma. Demek ki kağıt kalemi, kalem kâğıdı ödünç kaşıyor.

Sirayet eden duygulardandır kaşınma duygusu. Durduk yerden sırtım kaşınmaya başladı iyi mi! Üstelik inadına elimin ulaşayacağı kısım… Bir yer kaşındı mı, yanı da karşısı da simetrik veya çapraz olarak kaşınmaya başlar. Kaşınan biri varsa, onu görenler de kaşınmaya başlarlar. Dünyanın en haz veren duygularındandır. Yazmak da öyledir. Şurası burası derken konu konuyu açar. Yazan yazar da yazar…

Kaşıdıkça kalkmaya başlıyor kalbimde yeni yeni sertleşmeye başlayan kabuk. En hassas yerinden deliniyor. Sızmaya başlıyor cerahat ılık ılık… İnadına üstüne bastırıyorum ki içinde ne varsa aksın! Aksın aksın… Hiçbir şey kalmasın içinde!

Canım acıyormuş, acısın! Aksın gözlerim de yaramla birlikte… Seninle birlikte yaşanan hayata hasret, sensiz yaşanan çileye lanet… Cicik yara, pembe et… Sarı yeşil, zehir zıkkım cerahat… Ben azap çekeyim, sen rahat et! Düğün et! Bayram et!

Cehennem yiyeceği içeceği geliyor aklıma… İçilecek kaynar su, irin... Ölmüş kardeşinin kokmuş etiyle çekilecek olan ziyafet… Gıybet… İftira… Zan… Ölü kardeş, kokmuş et, kokan cerahat, kan!..

İçten içe Allah’a sığınıyorum. Bin pişman tövbeler ediyorum! Bir daha aht ediyorum kimsenin hakkında tek laf etmemeye! Defalarca and içiyorum! Nasıl da korkuyorum akıbetimden! Allah’tan!

 

Kendimi bilmezken, Allah’ı da bilmiyordum. O’nu, merhametliler merhametlisi olarak düşünüyordum. İstediğim gibi yaşıyor, çekinmeden her günahı rahatça işliyor, zerre kadar korku duymuyordum. Esirgediğini, bağışlayacağını biliyordum ya… Onun rahatlığı içindeydim. Ya şimdi? Ya şimdi!..

Ne yapmak istesem, “Acaba Allah ne der?” diye düşünmeden edemiyorum. Her atacağım adımda, aklımda hesaba çekileceğim… Karıncaezmezlerden oldum birkaç ayda. Biraz da içimde mi varmış ne? Bir bakıma iyi oldu, bir bakıma da elim kolum bağlandı.

Yiğitliğe toz kondurmuyor gibi görünsem de bayağı bir korkuyordum ölümden. “Ya varsa?” diyordum, Allah’a inanmadığımı söylerken bile. Başım dara geldiğinde dua etmeye başlıyordum, çaresiz. Bildiğim başka bir merci yoktu ki başvurabileceğim. Ikına sıkıla çıkıyordum huzuruna. Hele oğlum hastalandığında, eşiğini aşındırmıştım! Eşiğine yatmıştım: “Yalvarırım şifa bahşet yavruma!..” diye diye…

Ne acayip adamlardık biz inkârcılar ya! Gördüğümüz bildiğimiz bütün kötülüklerin, aksaklıkların haksızlıkların tek müsebbibi olarak O’nu görürdük de inanmaya geldiğinde yan çizerdik: “Hani nerde? Göstersene!” diye isyan eder, ayak direrdik. Ben de öyle böyle kâfirlerden değildim ha! Gâvurun önde geleniydim!

Bu Kaptan denen adam var ya bu Kaptan denen adam! Nerden öğrendiyse öğrenmiş epey bir şeyler. “Bildiğimi bildirmem lazım! Yoksa ben neye yararım!” diye diye anamı ağlattı! “Allah istikâmet versin!” diye dua ede ede öyle bir hale getirdi ki beni nereye baksam, neyi görsem, ne işitsem, ne düşünsem Allah geliyor aklıma. Düşüncelerime Kaptan’ın dedikleri rehberlik ediyor. Zatı zaten yapışık ikizim gibi… Her an yanımda bana refakat ediyor.

Be mübarek adam! Durmaz mısın, durdurmaz mısın! Yatmaz mısın, uyumaz mısın! Her an yanı başımdasın. Almışsın hayatımın direksiyonunu eline, uçurumun kenarında son hızla akrobasi yaptırıyorsun bana. Tam yuvarlanacağım sırada sağa kırıveriyorsun direksiyonu. Bir de diyorsun ki: “Eşekten düşene pek bir şey olmaz, Necmettin. Minareden düşenin iler tutar yeri kalmaz! Aşağılara bakma, ufuklara bak! Kıble istikâmetine… Hedefin Kâbe! Uygun adım! Marş!..”

Beynin işleyiş hızına hayret ediyorum! Bir anda aklımdan geçen bunca sıralı ve birbirine bağlı düşüncenin nasıl akıp geldiğini fark edince hayretler içinde kalıyorum! Halbuki ben bir taraftan da Kaptan’ı dinliyorum. İki işi birden nasıl yapıyorum! Hatta üç… Bir taraftan da çayımı yudumluyorum. Unutuyordum. Hem de pencereden bahçesini seyrediyorum. Etti mi dört!

 

Ben bunları bilinçli olarak, az ya da çok emek harcayarak yaparken bedenimde kim bilir neler okuyor! Kalbim tıkır tıkır çalışmaya devam ediyor, beynimle beraber. Midem bağırsaklarım, salgıbezlerim, böbreklerim yüklendikleri görevleri eksiksiz ve sessiz sedasız yerine getiriyorlar. Yediklerim içtiklerim hazmediliyor, kanım temizleniyor, dokularım yenileniyor, derim değişiyor, tırnaklarım, saçlarım uzuyor. Kaşlarımla kirpiklerim belli bir uzunlukta kalıyorlar. Bunlar bunları kimden öğrenmişler, nerden biliyorlar? Güya akıl sahibi olan benim, onlar değil. Düşündükçe artıyor şaşkınlığım. Aklım duruyor!

Bu gibi zamanlarda ellerini yüzlerini yıkattırırlar ya insana. Ya da su serperler yüzüne, ayıksın diye. Haydi Yaz Yağmuru! Aniden yağ yine! İndir havanın tozunu toprağını yere! Düşüncelerimi berraklaştır, temizle.

Ben Kaptan’ı izleyeyim, sen beni izle!

Çöl Toprağı”

Yorum yap

Yazarın Diğer Yazıları