MUHAMMED RIDVAN SADIKOĞLU

MUHAMMED RIDVAN SADIKOĞLU

7 Ekim 2021 00:27:00

AMAÇ NİTELİK Mİ NİCELİK Mİ? (2)

Bu gaflet uykusundan uyanarak sormamız gerekiyor;

İngilizce kelimeleri canım lisanımızın içinde alelade kullanmayı entelektüellik alâmeti saya saya Türkçe’yi İngiliz aksanıyla konuşmaya başlayan ama “kendi dilinde okuduğunu anlamada” dünyadaki 72 ülke içinde 50. olan neslimizle nereye varacağız?

Kendi dilini anlamayanın kendi dünyasını da kuramayacağını; kendi dünyasını kuramayanların başkalarının dünyasında başkaları gibi yaşamaya mecbur kalacağını, kendisi olamayan kimsenin bir başkasına yeni bir dünya teklifi sunamayacağını ne zaman anlayacağız?

Kelimeleri ile birlikte ruhunu da yitirdiği için varlığı, bilgiyi ve değeri kendisi gibi anlamlandıramayan ve bu anlamlandıramayışıyla mesuliyetinin yükünden bîhaber siyasetçimiz; eğitimin sızısından mahrum işi sadece maaş alma- geçimini sağlama olarak gören eğitimcimiz; yardımlaşmanın ruhundan nasipsiz tüccarımız, muhtaç olsa dahi paylaşmanın zevkinden habersiz fukarâmız, tasavvufu mûsikî zanneden dervişimiz, ibadeti cennet beklentisi içinde bir tacir edasıyla muhasebe zanneden âbidimiz, mahallenin berberinden farkı olmayan imamımız; evladının başını emanet bilmeyen annemiz, annesinin ayağını cennet bilmeyen evlatlarımızla geleceğe nasıl yürüyeceğiz fikri olan var mı?

Ortada keşfedilmeyi bekleyen muazzam bir medeniyet birikimimiz, insanlığa sunacağımız muazzam şahsiyetlerimiz; dünyaya yeniden adaleti, hakkaniyeti, kardeşliği armağan edeceğimiz nefis hikâyelerimiz varken neyi bekliyoruz?

Ne zaman farkedeceğiz?

Devletin en büyük ihalesinden en ücra köşedeki herhangi bir mutfağa kürdan alımına varıncaya kadar her bir şeyiyle dürüst ve şeffaf olduğunu ülkede yaşayan herkes tarafından kabul edilmesine sebep olacak kadar daha fazla dürüstlüğe muhtaç olduğumuzu,

Hayatı boyunca empati nazarıyla bakmayı aklının ucundan bile geçirmeyenlere, bize çok gördüğünüz bir şeyi size ihsan ediyoruz dercesine değil; bilakis onları sizden ve temsil ettiğiniz değerlerden emin kılacak kadar büyük bir tevazu ve müsamaha içinde; birbirinden farklı düşünen insanları kutuplaşmaya itmeden, bölmeden, parçalamadan, ötekileştirmeden bütün endişelerini en ufak bir tereddüde mahal bırakmayacak kadar empatiye ihtiyacımız olduğunu,

Aldığımız her kararda en tepedeki yöneticimizden en alt kademedeki memurumuza kadar herkesin fikir birliği içinde olduğu durumlarda başarının da, kazancın da, bereketin de kendiliğinden geleceğini;

Yöneticiliğin hâkim olmak değil değer katmak olduğu bilinci içinde bunu tüm kurumlara aşılamak zorunda olduğumuzu,

İnsanların dininden, inancından, meşrebinden, ırkından, mezhebinden, siyasi görüşünden, aidiyetlerinden, sadakatlerinden, kim olduğundan, kimin yakını olduğundan, kimin kartvizitiyle geldiğinden ziyade önce bu işi yapmayı ne kadar hak ettiğinin tek ve şaşmaz terazisi olarak liyakati benimsemek dışında çaremiz olmadığını;

Emanetin ehline verilmesinin maneviyatımızın “olmazsa olmazlarından” olduğunu,

Hatta bir tık öteye geçerek ehliyetin olmadığı, emanetin ehlinde olmadığı vakitlerin kıyamet habercisi olduğunu ikaz eden Nebevi soluğun tepemizde durduğunu,

Etrafımızda toplananların, bizi onaylama vaktini hesap ederek başını sallamaya hazır bekleyenlerdense, bize yanlışımızı çekinmeden ifade edebilecek birikim ve şahsiyetteki kimselerden oluşmasının gerekliliğini ne zaman fark edeceğiz?

Peki ne zaman kaybettik?

Eflatun’un iddia ettiği gibi eşya ve hayat sabit değildir. Bizim geleneksel din, dil ve hayat algımızın bu Eflatuncu ve Aristocu mantıkla şekillenmiş olması bu değişimi bir şekilde yaşadığımız halde görmemizi engelliyor ve bizi değişim karşısında aciz bir durumda bırakıyor.

Yani en önemli nedenlerden biri müslümanlar olarak son iki asrın bütün değişimlerine hazırlıksız yakalandığımız gibi, hız çağının getirdiği dijital dünya çağına da ayak uyduramamış olmamız. Genelde tüm dünya müslümanları, özelde ise Türkiyeli müslümanlar olarak bu konuyla ilgili iki temel sorun ile karşı karşıyayız:

Birincisi; batılı bir paradigma (değerler dizisi) ile düşünerek, yeryüzündeki her şeyin bizim için yaratıldığını, onların sahibinin insan olduğunu, onu elde etmek için her yolu kullanabileceğimizi, elde edince de onu sınırsızca tüketebileceğimizi söyleyen; böylelikle insanı sorumsuzlaştıran ve alabildiğine yücelten, yani merkezinde insanın bulunduğu seküler (dünyevi) bir zihne sahip olmamız.

İkincisi; zamanın, eşyanın, düşünce ve fikirlerin durağan, hakikatin ise geçmişte bir yerde sabit olduğu, değişmediği, değişmeyeceği, kişinin her dönemde bu sabiteye göre kodlanması gerektiğini söyleyen bir hafızaya ve din tasavvuruna sahip olmamız.

Yani batılı gibi modern(!) yaşarken, atamız ve dedemiz gibi düşünüyor; çocuklarımızı ve gençlerimizi onların zihniyle yetiştirmek istiyoruz! Eylemlerimiz söylemlerimizi yalanladığı için de gençler itaat yerine “isyan” yolunu seçiyor. Biz ise itaat edeni alkışlıyor, mevki ve makamları onlara sunuyor, isyan edenlere ise ‘dinden çıkmış’ muamelesi yapıyoruz. Oysa bu gençler bizim maskeli hayatımızdan, riyakâr tutumumuzdan kaçıyorlar. Ya bizim yapmaya çalıştığımız ancak sahip olduğumuz din dili ile maskelemeye çalıştığımız hayatı apaçık ve sonuna kadar yaşamak istiyorlar, ya da bizim bu riyakâr hayatımıza isyan ederek kendi yollarını bulmaya çalışıyorlar.

Peki çözüm ne?

Unutmamalıyız ki, bireyin rolleri ailede şekillenmeye başlar. Çocuklar, ailede ve sosyal çevrede öncelikle rolleri, tercihleri ve sahip oldukları kimliklerle ilgili aidiyetleri öğrenirler. Aile ve yaşadığı toplumun inanç ve ideolojik sistemi yönünde örtük propagandaya maruz kalır ve ilerleyen yıllarda bu öğretilen tercihlerin yaşam tarzına ilişkin algılarına, kabul ve tepkilerine odaklanırlar.

Değerlerin yaşam tarzı haline geldiği, etkili kazandırıldığı toplumlarda çocuklara “üst değerler” kazandırılması zaruridir. Çocuk, aile ve sosyal çevresinden insan hakları, demokrasi, katılımcılık, çevre ve doğa bilinci, hayvan hakları, adaletli paylaşım ve dürüstlük gibi sayısını çokça artırabileceğimiz üst değerleri yaşayarak öğrenir ve bu yönde tutum ve davranışlar geliştirir. Yani böylesi bir toplumda ailesi ve yaşadığı toplumun siyasal tercihi, etnik kimliği, dini inancı ne olursa olsun toplumsal akit çerçevesinde ilkin “ortak değerleri” kazanır ve kişisel hassasiyetlerini bu değerlere odaklaştırmaya, tepki alanlarını bu tutumlarına göre belirlemeye başlar.

Bu sayede de kimseye “düşman” gözüyle bakmayan; insanların tercihlerine, yaşam tarzlarına, kişisel yönelişlerine karışmayan; birbirini “yola getirmeye” çalışmakla vakit kaybetmeyen bir toplum meydana gelir.

Yani, yapmamız gereken şey değerlerimizi yaratan faktörlerin çocuklarımız ve gençlerimiz tarafından rasyonelleşmesini sağlamak; onları sözlerimizle değil davranış biçimlerimizle ikna etmek; uygun ortam ve çevre faktörleri yaratıp pekiştirmek olmalıdır. Bu eğitim de arz ettiğim gibi ailede başlar, okulda devam ederek sosyal çevrede pekişir. Bu üçlü işbirliği yaklaşımı ve karşılıklı davranışsal etkileşim kuşaklar boyu devam ederek niceliğe değil niteliğe odaklı, üst kimlik kazanmış fertlerle “ortak paydayı” oluşturur.

Öyleyse diyebiliriz ki; nitelikli bireyler yetiştirmenin yolu, değerleri sürekli anlatan değil, bizatihi yaşayan bir toplum oluşturmaktan geçer.

Çocuğa söz veriyorsanız sözünüzü tutmanız, dedikodu yapma diyorsanız başkaları hakkında konuşmamanız gerekir. Bir öğretmen olarak öğrencilere ders anlatırken sürekli değerleri anlattığınız halde dersinize dakikalarca geç kalıyor, ders dışı faaliyetler yapıyor, dersten erken çıkıyorsanız; öğrencinin öğrenme hakkından çalarak; yetiştirdiğiniz öğrencinin müteahit olduğunda demir ve çimentodan,iş adamı olduğunda vergiden, esnaf olduğunda teraziden, çalışan olduğunda raftan çalmasına sebep oluyorsunuz demektir.

Zira öğrenme süreci domino etkisine sahiptir. Bu etki sayesinde de hırsızlık, ahlaksızlık yayılır ve üst değer haline gelir. Çünkü değerler ve değerleri yaşama biçimi bulaşıcı bir hastalık gibidir. Olumsuz davranışların görülme sıklığı arttıkça olumsuz davranışlar başat haline gelir; olumlu davranışların görülme sıklığı arttıkça da olumlu davranışlar başat haline gelir.

Ülke çapında gezmiş olduğumuz binlerce kurumda gördük;

Gençlerimiz niceliğe değil, niteliğe odaklı ama “kendilerinden” bir dil arıyor. Onları kalplerinden yakalayacak, nasihatlerin hayatlarına yansımasını sağlayacak, durumlarını küçümsemeyen, aksine anlayan ve içlerini gören dupduru bir dil arıyor. Üst perdeden nasihat buyuran üsluplar,gençleri hiçbir şekilde etkilemiyor.

Kendilerinin sansürsüzce ve en önemlisi yargılanmaksızın anlaşılmasını, gündemlerinin yakalanmasını istiyorlar. Konuşan kişinin kullandığı “biz”li üslup, fena halde itici geliyor; dinleyen gençleri mevzu ne kadar sıcak olursa olsun boğuyor.

Konuşmacının “tehdit içerikli” ağır bir dil kullanması yerine , örneklerin içine yedirildiği güncel ve neşeli örneklerle bezeli, daha aktüel bir tarzı tercih ediyorlar. Asla uygulanmayacak uzak ve afaki idealler yerine yakın ve mümkün hedefler, gençlerimize daha çok tesir ediyor. Kişisel tecrübelerle süslenen ve yer yer özeleştiri de içeren üslup gençlerimizde daha kalıcı oluyor.

Sadece ‘başkalarının’ kusursuz,mükemmel ve örnek hayatlarının anlatıldığı, insanlara kusursuzluğu ve mükemmelliği dayatan teorik konuşmalar birkaç dakikadan sonra onlara bir şey söylemez oluyor. Teknolojinin önümüze serdiği sınırsız imkanları da düşündüğümüzde bu ilkeleri benimsemiş samimi ve bilge üsluplara ihtiyacımız var.

Bizdeki boyutuna gelince…

Kabul etmeliyiz artık! Gençlerimizin artık eski, kalın kitapları kafa yoracak ne vakitleri var ne istekleri.Sahip olduğumuz manevi ve milli dinamiklerin ilke ve güzelliklerini tahrif etmeden ama muhatabı taltif ederek sunmamız gerekiyor.

Boş bir vaktinizde dolaşın ne olur okulları.

Gençlerin ezici bir çoğunluğunun ne kendilerini ifade edecek doğru dürüst kelime birikimi var, ne duygularını tanımlayacak refleksleri. Sorarsanız birkaç test sorusu ya da klasik, hemen döktürüveriyorlar ezbere biriktirdiklerini.

Yapmak zorundalar çünkü! Karşılaştırma baskısı yememek, ebeveynleri tarafından dışlanmamak, arkadaşları arasında yetersiz olmamak, bilmediği zaman sınıfta tembeller grubuna girmemek için!

Ama dikkat edin başaramadıklarında duygusal anlamda terk ediyorlar. Önce kendilerini, ardından ebeveynlerini, sonra sosyal yaşamı ve en sonunda okulunu…

Yorum yap

Yazarın Diğer Yazıları