Yaşar Duru

Yaşar Duru

23 Ekim 2015 21:30:00

BİR 10 MUHARREM GECESİ…

Renkli bir kişiliği vardı; Baki Yurtsever veya nam-ı marufu, malumu ve meşhuru ile Bekçi Bako’nun.

Merhumu bir kere de Urfa’nın Alevi-Bektaşi türkmenlerle meskun Kısas Köyü’nde dinlemiştim...

Muharrem ayındaydık. Mevsim yazın sonları, güzün başlarıydı. Tam emin değilim; ama, büyük ihtimalle Kerbela Vakası’nın sene-yi devriyesi olan 10 Muharrem gecesiydi.

Babamla birlikte Tahsildar Halil Efendi diye bildiğim bir aile dostumuzun misafiriydik.

Ev sahibimiz akşam ile yatsı ezanı arası saatlerde, bizi başka bir eve götürmüştü. Geniş hayatlı bir evdi ve kadını, erkeği, genci, yaşlısı ve çocuğuyla bütün köy oradaydı.

Hayatın dört bir yanına halı, kilim ve hasırlar serilmişti. Sokak kapısının karşısına gelen başköşeye kıymetli misafirler için minder ve yastıklar koyulmuştu.
Niye buraya geldiğimizi, bütün köyün neden bu evde toplandığını bilmiyordum.

Babamdan ve Tahsildar Halil Efendi’den başka tanıdığım kimse de yoktu. Olsa bile lüks lambaları ve gemici fenerleri ile aydınlatılan bu geniş alanda insanları tanımak ve seçmek mümkün değildi.

Kalabalığın uğultusundan ne sazların nağmelerini ne de türkü okuyanların sesini duyabiliyordum.

Kısa bir süre sonra sıkılmaya başladım. Birkaç kere usulca babamın ceketini çekiştirerek; “Uykum geldi, hadi eve gidelim” dedimse de, sözümü dinletemedim.

Tavşanın dağa küsmesi misali, babamın dizlerinin dibine oturup zamanın geçmesini beklemeye koyuldum sabırla. Ne olduysa, tam bu küskünlük anlarında oldu. Dik, pürüssüz ve kadife gibi yumuşak bir ses yükseliverdi avlunun baş köşesinden.

Öldürün beni, Ali-yi Mürteza’yam öldürün!.

Öldürün beni, şehid-İ Kerbelayam, öldürün!.

Diye, zemheri soğuğu gibi insanın iliklerine kadar işleyen bir makamdan haykırıveriyordu Ehl-i Beyt aşkını. Kerbelanın kutlu şehitleri, Evlad-ı Resul’ün acısına ortak ediyordu orada bulunanları.

Biraz önce gülen yüzler hüzün çizgileriyle doluyor, ışıldayan gözlerden yağmur misali çisil çisil yaşlar dökülüyordu. Kerbela’yı bütün hüznü ve acısı ile alıp Kısas’a taşıyordu. Öyle bir taşıyordu ki, Füzuli’den okudu ğu beyitlerle bir anda nefesler tutuluyor ve sesler bıçak gibi kesiliyordu.

Bir ara sırtımı dayadığım dizlerin titrediği ni hissettim Ne oluyor diye dönüp merakla baktığımda, babamın göz pınarlarından yanaklarına doğru sökün eden yaşları gördüm.

Ya Rab bizi dur etme Evlad-ı Ali’den

Biz onların bendesiyiz kal-u beliden

Bekçi Bako’nun adını duymadığım bir makamda seslendirdiği bu mısralarının ne manaya geldiğini o yaşlarda anlamasam da, Sevgili Peygamber’imin iki gözü torunu Hz. Hüseyin’in acısını küçücük yüreğimde duyuyor, göz pınarlarımdan ipil ipil dökülen gözyaşlarımla için için hıçkırarak ağlayanlara   katılıyordum.
Eve dönerken o gece orada bulunanları gözyaşlarına boğan sesin sahibinin “Bekçi Bako” olduğunu biliyor ve dönüş yolunda beni atının terkisine alan Büyükbaba’ma;

“Kerbela nedir dede?” diye soruyordum.

 

Yorum yap

Yazarın Diğer Yazıları