Eray İspir

Eray İspir

13 Mart 2021 00:21:00

ÇOĞU EREN EVLİYA NASIL ÂLİM OLDU SANIYORSUN?

Işıl da dinini öğrenmeye çalışıyor ama dikkati dağınık. Kafasındakiler karmakarışık. Acayip sorular soruyor Define’ye. O da onun anlayacağı gibi cevaplamaya çalışıyor.

“Dedeciğim! Eğer kâinatta yüce bir varlık varsa, ki var, O da istediği kılığa girer ve gereğinde İsa’nın vücuduna bürünebilir. Ölüleri diriltir, körleri aydınlığa kavuşturur. Yapamaz mı yani? Yapar. Çünkü o Yüce Rab’dır. Öyle değil mi?”

“Elbette ki yapar ve körleri iyileştirir, ölüleri diriltebilir, her şeye kadirdir ama Allah’ın bir şey yapmak için bedene ve de nedene ihtiyacı yoktur ki! Her şeyi, dilediğinde “Ol!..” emriyle yapabilendir. Bir şeyin olması için onun olmasını murat etmesi yeterlidir. İhtiyaçtan uzak olduğu gibi mekânı da yoktur. Kâinata sığmaz, madde değildir. Hazreti İsa veya bir başka yaratılan O olamaz, her varlık ancak yaratılandır. Allah bedene girmez, ruh değildir. Ruh da yaratıktır, yaratılandır. Aklın almayacağı, idrakin kavrayamayacağı şekildedir. Onun hakkında insanlara çok az bir bilgi verilmiştir.” dedi Define. Mahir söze girdi:

“Sanırım Işıl, Allahın ruh olarak bedene girdiğinden değil de imkânsız bilinen şeyleri nasıl yapabileceğini anlatmaya çalışıyor galiba.” diye kırmadan dökmeden, onu incitmeden düşüncesini düzeltmeye çalıştı.

“Allah’ı göremiyoruz ya… Onu algılamaya çalışıyorum aslında ama galiba her şeyi karıştırdım yine. Aklım karman çorman!”

“Allah’ı beş duyuyla algılamamız mümkün değil. O’nun nasıl olduğunu kavramamız imkânsız olduğu için boşuna üzerinde düşünmek bize yasaklanmış. Onu ancak sıfatlarıyla anlamaya çalışırız. Onu algılayabilecek duyu organımız yok, varsa da onu algılamaya ayarlı değil.” dedi Orçun.

 

“Neden?” diye deşelemeye çalıştı yine de ısrarla Işıl.

“Bu boyutta değil! Biz madde boyutundayız. Üç boyutlu… O mana boyutunda… O boyuta geçmeden O’nu algılayamayız. Bizi de günaha sokma şimdi Işıl! Daha önce bu konuları çok konuşmuştuk. Yine başa döndüğünün farkında mısın?”

 

“Ruhu algılamaktan mı bahsediyorsun?”

“Hayır, Işıl! Allah ruh değil ki! Ruh da yaratık…”

“E, tabii değil.” Ona karşı olabildiğince anlayışlı olmalıyız ama Orçun’un ağabeyliği tuttu. İşi kestirmeden halletmek istedi ve:

“O zaman neden beni zorluyorsun? Allah, aklına gelebilecek ne varsa var olarak bildiğin, o değil! Bu şekilde düşünerek beyninin zarını çatlatsan nafile! Onun için o kıt aklınla daha fazla akıl yürütmeyi bırak artık yahu!..” diye tavrını koydu Orçun. Biraz da haklıydı ama “O kıt aklınla…” sözünden alındı Işıl. Zaten akıl hastanesine ara ara yatıyor, tedavi görüyordu.

 

“Aşk olsun, Orçun! Senden bunu beklemezdim! Teessüf ederim!” dedi.

“Işıl! Ben sana dedim ama hepimiz kıt akıllıyız. Sen alınma! İnsan beyninin ne kadarı çalıyor? Kıt akıllı olmayan var mı! Kimin beyni tam kapasite faaliyette?” Define müdahale etme gereğini duydu. Bu tür yanlış anlaşılmalarda arabuluculuğu kimseye bırakmaz.

“Orçun, sadece seni kast etmedi, kızım. Senin zatında bütün insanlar için söyledi o sözü. Sakın alınıp üzülmeyesin ha! Bak, bozuşuruz sonra!” dedi ve devam etti:

“Allah’ı ahirette görebileceğiz. O vardır, birdir. Eşi benzeri yoktur. İşitir, görür ve konuşur.”

“Konuşur mu?”

“Elbette konuşur. Kelam sıfatını unuttun mu? Kelam etmedi mi? Etti! Musa Aleyhisselama konuşmadı mı? Konuştu. O Kelamullah’tır. O bir Peygamber…”

“Bizim peygamberimiz Miraçta O’nu gördü mü?”

“Bilmiyoruz. Makamına çıktığı söylenmekte… Allah, mekândan da zamandan da münezzeh… Yeri yok ki o, oraya çıksın! Bence buradaki kasıt farklı…” dedi Mahir.

“Her ne kadar Miraç demek Merdiven demekse de Allah uzayda bir yerde, kendi sarayında ya da malikânesinde oturuyor değil. Peygamber Efendimiz Miraç olayında boyut değiştirdi. Bir anda Mescid-i Aksa’ya gitti ve miraca çıktı. Geri geldiğinde yatağı sıcaktı. O kadar çabuk oldu bu olay! Zaman ve mekân aşıldı, sekiz cenneti, yedi cehennemi gördü. Oradan Namaz ve Amenerresulü ile döndü. Namaz çok kıymetli bir hediyedir. Amenerresulü de öyle… Cennetin hazinelerindendir ikisi de…” diye özetledi dede.

“Ben bilmiyorum bu konuları hiç. Ben bir tek şey biliyorum dede. O da senin bu insanlardan farklı olduğun… Sen ham sofu değilsin. Kızma bana böyle sözler söylediğim için.”

“Evet. Ben yobaz değilim. Dinim de mantık dinidir. İhtiyaca göredir. Her çağda ihtiyaçları karşılar.”

“Sen doğduğun büyüdüğün, içinde yaşadığın, kültürünü benimsediğin bir ortamdan geldin. Sonradan belki meraktan, belki de ihtiyaç duyduğundan araştırarak dininin derinliklerine daldın. Senin temelin farklı… İnan bana, bazı mutaassıp insanların arasında doğup büyümüş olsaydın, araştıracağın ve öğreneceğin fazla bir şey olmazdı. Çünkü körü körüne inanırdın. Ne uzardın ne kısalırdın. Taklitçi olurdun. Öylece kalırdın. Onun için de Mümin olarak fazla değerin olmazdı. Bizim için çok değerlisin. Bunu bilmeni isterim.”

“İman, inkârdan geçer kızım. Her şey zıddıyla bilinir, bulunur. Bilgiye dayanmayan her zan sallantıda kalır. Onun için ana kaynak olan Kur’an’ı okumalı ve mümkün olduğunca anlamaya çalışmalısın. Kime ne sorsan, tam ve doğru bir bilgi alamazsın. Onun için merak ettiğin her şeyi Allah’a sormalısın!”

“Allah’a sormak mı dede? O mu cevap verecek? Konuşacak mı benimle yani? Ne dedin sen? İyice karıştı aklım şimdi benim!”

“Düşünmek, Allah’a sormaktır! Şayet O’nun ilmini öğrenmeye meraklıysan ve bunda samimiysen, O sana merak ettiğin şeyleri öğretir. O, herkesi ve her şeyi sevk ve idare eder. Kur’an’ı okuyacaksın ve düşüneceksin! Herkes kapasitesince nasiplenir ondan. Âlim olan Allah’tır. Her şeye muktedir olduğu gibi dilediğine ilim vermeye de kadirdir. Halis bir kalple isteyeceksin! O da sana bahşedecek. İşte bu kadar basit!”

“Olur mu dersin dede? Bu kadar İmam Hatip çıkışlı, bu kadar İlahiyat Fakültesi mezunu varken…”

“Neden olmasın Işıl! Peygamber Efendimiz o okulları mı bitirmişti! Ümmiydi. Çoğu eren evliya nasıl âlim oldu sanıyorsun? Onlar, aradılar ve buldular. Kim buldurdu?”

“Allah!..”

Yorum yap

Yazarın Diğer Yazıları