Eray İspir

Eray İspir

12 Şubat 2021 00:26:00

DEFİNE’NİN HAZİN ÖYKÜSÜ

Define’nin hazin öyküsünü okuyunca, ona daha farklı bir gözle bakmaya başladım. Meğer bir zamanlar bizim mahallede bile oturmuş. Antalya’yı benden iyi biliyor. Mektup tomarının sonuna geldim. Dost’la tamamlamış yazdıklarını ama bence olay yarım kalmış. Babamın deyimiyle, aslında hitama ermemiş.

“Hitâma ermek ne demek baba?” “Tamamlanmak… Hatem, mühür demek… Hatim de sona erdirme, bitirme… Hatim indirmek derler ya… Kur’an’ı sona kadar okumak demektir. Hatemu’l Enbiya, Nebilerin Sonuncusu…” O anlatır, bana fenalık gelir! Neymiş efendim, sesli harflermiş önemli olan. Osmanlıca okumuşlar. Onlar bilmeyecekler de ben mi bileceğim!

Baştan sona kadar imlâ hatalarını, cümle düşüklüklerini, mantık hatalarını düzelte düzelte okudum. Babamın daktilosunda üç nüsha halinde yazacağım. Kolay olmayacak benim için. Belki el birliğiyle yazarız arkadaşlarla. Daktilo bulmamız lazım.

Dede, basılması için izin verdi. İsmi ne olacak, henüz bilmiyoruz. Basımı için gereken parayı nasıl bulacağımızı da bilmiyoruz. “Allah Kerim!” diyoruz şimdilik.

“Acaba sonra ne oldu? Neler oldu? Kız, işsiz Kuzen’le ne yedi ne içti? Kirayı nasıl ödediler? Hiç tartıştılar mı? Beraberlikleri yolunda mı? Eşinden ayrıldı mı?” O kadar çok soru vardı ki kafamda! Kaptan’ı da merak etmiyor değildim. Bunları hemen, anket yapar gibi soramazdım ya Define’ye… Her şeyin bir sırası vardı.

 

Define’nin ne zaman ne tepki vereceği hiç belli olmaz. Kendisinden bahsederken: “Benim bir eşref saatim vardır bir de eşek saatim…” der. İkinci saate denk gelmek istemem. Bir ara, bir punduna getirip, o değillikten, usulca sorar öğrenirim. Öğrenemezsem çatlarım!

 

Ne yani? Hem bir ben değilim ki sonraki gelişmeleri öğrenmek isteyecek olan! Şayet kitap basılacak olursa okur da soracak olayın sonunu. Hiç değilse bir yere kadar açıklama yapmak zorunda yazan kimse.

 

Annem: “Mademki bir lafın ucunu çıkardın, gerisini de anlatmalısın!” derdi. Dede de bir yere kaçamaz! Eninde sonunda anlatacak bize sonrasında neler olduğunu.

 

Meraklı olduğumu kabul ediyorum. Belki de en bariz özelliğimdir o ama merak olmazsa öğrenme olmaz ki! Biraz da yetiştirilme tarzımdan kaynaklanıyor olmalı. Sürekli soru soran öğretmen bir baba, bildiklerini öğretmeye çalışan bir anne ve abla vardı büyüdüğüm evde.

 

Babam, önce soruyu sorar, düşünme süresi tanır, sonra cevabı alır, eksiğini tamamlamadan konuyu kapatmazdı. Bir eşya hakkında mı konuşulacak? Onun işlevinden yapım aşamalarından, parçalarının nevinden, onların ham maddelerine kadar her şeyini anlatırdı. Bir cam bardaksa o eşya, silisyumundan kumuna, taşına kadar giderdi. Farklı bir öğretme usulü vardı.

 

Peygamber Efendimiz de önce soru yöneltirmiş sahabeye… Çeşitli cevapların gelmesini beklermiş. “Soran, sorulandan daha iyi bilir.” denildiği zaman doğru cevabı verirmiş. Demek ki önce soruyla konuya dikkat çekiyor, merak uyandırıyor, sonra onun üstünde düşündürerek beyne yerleştiriyor, daha sonra da cevabıyla bilgiyi sabitliyor.

 

Merak, gizlenenleri deşelemek, sırların mahremiyetine girmeye çalışmak demek değildir. Kapı dinlemek falan... Merakın öylesinden men edilmişiz. Hele hele müminlerin hatalarını kusurlarını araştırmak, zanla hareket etmek hiç de hoş bir davranış değil! Tecessüs, hırsızlık kadar çirkin bir olay!

 

Birisinin çantasını, cebini karıştırmak, mektubunu açmak, hatıra defterini okumak gibi… İzin verilmedikçe asla yapılmaması gereken şeyler…

 

Define mektupları bana kendisi verdi. Onları okumamı, düzgün bir üslupla yazmamı rica etti. Kitaplaştırmak, aklının ucundan bile geçmemiştir. Hele yakın zamanda asla! Günlük yiyeceğini zor bulan biri… Kimseye yük olmak istemeyen, o yoksul haliyle, yuvasız kuşlara, kışın yapraksız kalan ağaçların soğuk ve çıplak dallarını açtığı gibi fakir öğrencilere kol kanat geriyor. Onları fakirhanesinde barındırıyor. Yediğinden yediriyor. Oradakilere ve dışarıdakilere, Virane’ye adım atan herkese arkadaşlık, babalık, dedelik ediyor. Karşılığında hiçbir şey beklemiyor. Buna “Fi sebilillah!” diyor. Yani yalnız Allah rızası için…

 

Antalya’dayken de öyleymiş. İlk zamanlarda inkârcı olduğu halde, sırf insanlığından herkese elinden geldiği kadar yardım edermiş. Kaptan’la arkadaşlık etmeye başladıktan sonra Allah rızası için yapmaya başlamış.

 

Antalya’dakiler ona Sırdaş, bulunduğu yere de Sırdaşhane diyorlarmış. Biz Bursa’da Define adını koyduk ona. Mekânına da Virane dedik. Biz bu defineyi, o viranede bulduk.

 

Katı kuralları yoktur Define’nin. “İlle de ille bunu böyle yapmalısınız!” dediğini duymadım. Önce o bir adım yaklaşır bizlerden birine, bir süre arkadaşlık yapar. Test eder sezdirmeden. Malzemeyi keşfeder yani. Bakar ki işlenirse olacak, emek çeker. Bakar ki iler tutar yeri yok ve başladı zarar vermeye bize… İki hata yapma hakkı vardır. Uyarı alır, bir uyarı daha… Üçüncü hak tanınmaz ona. O zaman ilişiğini keser. Hiç acımaz! Nadim olur gelir, özür diler ve gerçekten sözünde durur, ortama uyum yaparsa ne ala! Yoksa o uzaklaştırmadan sonra bir uzaklaştırma ve af daha olmaz. Ait olduğu yere gider ve orada kalır.

“Biz onların kalplerini mühürledik, artık onlar iman etmezler!” ayetini bu olayla açıklar. “Allah, bazılarının kalplerini durduk yerden mühürler, sonra onlardan iman bekler, iman etmediler diye cehenneme atar diye bir şey olamaz! Böyle bir şey ne kadar adil olur! Kaçacak açık kapı arayıp durmayın! “E ne yapayım? İnanamıyorum! Allah kalbimi mühürlemiş benim!” diye kabahati üstünüzden atmaya çalışmayın! Allah bir davet eder, iki davet eder, inat eder icabet etmezsiniz, kapıları kapatır! Daveti herkes aldı. Uyan uydu, uymayan uymadı. Uyan kurtuldu, uymayan dışlandı. Ancak yine sonsuz merhametinden, tekrar af dileyerek samimi bir şekilde gelen için kapı açmıyor değil! Yeter ki ihlâsla çalınsın o kapı!” der.

Define bu! Der de der! Acaba Kaptan’ın sohbeti nasıldı? O sohbetlerde bulunmayı ne kadar isterdim! Define mektuplarında kısa pasajlar halinde bahsetmiş. Ah! O kitap mutlaka çıkmalı! Zerre kadar da olsa içlerinde böyle güzellikler barındıran her yapıt yayımlanmalı! Olur da bir yerinde bir cümlecik okuyan biri durumunu düzeltir! Düzeltir de kurtulanlardan olur!

Define neydi vaktinde? Ya sahabe neydi? Bilgi, en sağlam kaynaktan, en temiz yere geldi. Kırkgöz’ün suyu gibi lezzetli, soğuk, berrak… Susuzluğu veren, arzulanan suyu da verdi. Kur’an, çölü yeşertti. Susuzluktan çatlayan gönüllere ferahlık, bunalan ruhlara huzur ve mutluluk verdi.

Bize de Define’yi gönderdi. Anladığıma göre 1970 de gelmiş olmalı Bursa’ya. Ne kadar da benziyoruz birbirimize onunla! Ben hatıralarımı yazıyorum, o anılarını mektuplar halinde yazmış.

Aslında hatıra defterleri de kişileştirilir. Birer isim konur onlara. Anne Frank’ın Kity’si gibi… Bir zamanlar benim de Geo ve Odet isimli hatıra defterlerim vardı. O zamanlar ortaokula gidiyordum. Günlük olayları ve duygularımı yazıyordum. Aslında kilitliydi ve bizim evde kimsenin saklısı gizlisi karıştırılmazdı. Üstelik ben olanı biteni daha yazmadan annem ve ablamla paylaşırdım. Yazdıklarımı gizlemek için değil, onları yeteri kadar iyi bulmadığım için yırtıp yaktım. İyi yazamadığım için de kendime kızdım.

İyi yazabilmek için çok yazmak gerekirmiş. Keşke iyi kötü demeseymişim de her gün muntazaman yazsaymışım. Şimdi anlıyorum ki çok yanlış yapmışım. Artık bana ait bir söz var.

“Kalem, kalemtıraşla değil, yaza yaza açılır.”

Yorum yap

Yazarın Diğer Yazıları