Aykut Demir

Aykut Demir

19 Ekim 2021 00:15:00

Midhat Paşa ve Anayasal Sistemimiz  

Bugün Ahmet Şefik Midhat Paşa’nın doğum yıl dönümü, üstelik benim de ilk köşemi yazdığım gün. Bir hukukçu olarak böylesine anlamı olan bir günde ilk köşemi yazmak anlamlı bir tesadüf oldu benim için.

 Midhat Paşa tarihimizin en başarılı bürokratlarından olup icraatlarıyla Tanzimat ruhunu Osmanlı İmparatorluğunun dört bir köşesine taşımıştır. Babasının kadı vekilliği sebebiyle Balkanları daha çocuk yaşta gezmesi kendisinin dünya görüşüne fevkalade bir katkı sağlamış, fikirlerinin oluşmasına katkıda bulunmuştur çünkü Sultan 2. Mahmut’un reform çalışmaları hala bir orta çağ devleti görünümünde olan Osmanlı’yı modern dünyaya adapte etmeye çalışırken taşra saraya yeterli uyumu gösteremiyor, merkezden inme değişim hareketlerine yeterli desteği sunmuyordu ki bu ahval tüm Türk modernleşmesi için esas sorundur.

 Kendisi geç dönem Tanzimat memurlarından olsa da çalışkanlığı Tanzimat’ın 3 büyük paşasıyla yarışacak kadar fazla olan bu genç adam merkez teşkilatında meslek haysiyetinden emin olununca Osmanlı için en ehemmiyetli eyaletlerden birisi olan Niş valiliğine atandı. Bu bölgenin ehemmiyeti; İstanbul’u Saraybosna’ya bağlaması ve görece yakın bir tarihte özerkliğini kazanan Sırbistan Prensliğini Balkanların iki büyük abisi Rusya ve Avusturya-Macaristan tahtlarının etkilerinden korumasıydı. Bu görevinde göz dolduran başarılara imza atan Mithat Paşa’nın yönetiminde bugünkü Sırbistan ve Bulgaristan’ın büyük bir kısmı birleştirilerek Tuna Vilayeti kuruldu ve bölge bayındır hale getirildi. Öyle ki Midhat Paşa yeni palazlanan Bulgar ayrılıkçılarının icabına da bakmasını bilmiş olup bölgede düzeni sağlamıştır. Mamafih bu derece büyüklükte bir eyaletin varlığı Bab-ı Âli’de şüpheyle karşılanmaya başlanmış olup tıpkı 37 sene önce Kavalalı’nın yaptığı gibi ayrılıkçı bir hareketten korkulmuştur. Keza, Tepedelenli ve selefi Kavalalı’nın başlattığı isyanlar II. Mahmut dönemi için yeniçerilerden daha korkunç bir tehdit olup devletin, reform hareketlerini valililerine söz geçiremez hatta Boğaz’da Rus tümenleri beklerken kararlı şekilde uygulamaya koyması da ayrı bir başarı hikayesidir.

Güçlenmesinden korkan Midhat Paşa evvela merkeze çağrılmış daha sonra Bağdat’a görev bahanesiyle sürülmüştür. Midhat Paşa bu kargaşa içinde acilen yeni ve daha etkili reformlar alınmazsa Tanzimat’ın kazanımlarının da yitirileceğini görüp görevinden istifa ederek İstanbul’a dönmüştür. Bir süre sonra Âli Paşa’nın ölümünden beri harcamalarının ucu bucağı olmayan Sultan Abdülaziz’i tahttan indirmenin gerekli olduğunu anlamıştır. Öyle ki devletin kendisi modernleşip değişirken en büyük zevki pehlivan güreşi izlemek olan bir padişahın İmparatorluğun refahı için tehdit oluşturduğunu savunan Midhat Paşa önce Sultan Murat’ı kısa bir süre sonraysa meşrutiyet sözü alarak Sultan Hamit’i tahta çıkartır. 

Tüm bu olaylar neticesinde Anayasal Türk Tarihi başlamak üzeredir. Tıpkı Mecelle-i Ahkam-ı Adliyye’nin hazırlanması gibi Kanun-ı Esasi’nin de komisyon aşamasında iki farklı hizip ortaya çıkmaya başlar. Daha geleneksel olan ,Sultan Hamit’in yakın çevresini oluşturan, ilk hizip devlette var olan ananelerin anayasaya alınması gerektiğini belirtirken Midhat Paşa’nın öncülüğünü yaptığı ikinci hizip ,ki bu hizip içerisinde Genç Osmanlılar olarak bilinen topluluk da vardır, Batı Avrupa’dan bir anayasa iktibas edilmesini isterler. Nihayetinde Midhat Paşa’nın üstün geldiği bu yarışta Fransa ve Belçika anayasaları esas kabul edilerek yeni bir anayasa hazırlanır. Binaenaleyh Batı Avrupa’dan iktibas edilen bu anayasa bile demokratik şartlara sahip değildir, sözde meşrutiyet rejimi kabul edilmesine rağmen padişah sorumsuz ve sınırsız yetkili olmaya devam etmekte, meclis ne hükümet ne de yasama üzerinde etkili bir mekanizmaya sahip olmaktadır.

Midhat Paşa ise bu reformların Kırım Harbi esnasında olduğu üzere Rusya’ya karşı İngiliz ve Fransız desteğini sağlayacağından emindir. Bilakis Midhat Paşa yanılmış, İngiltere Osmanlı Hükümetinden savaş desteğini esirgemiştir. Dönemin askeri otoritelerin de tavsiyesi kulak ardı edilerek Sultan Hamit’in çekincelerine rağmen Tersane Konferansından çıkmış olan kararlar reddedilerek Rus Çarlığıyla savaş yolu açılmıştır. Tarih yazıcılığımıza 93 Harbi olarak geçen ve pek çok saygın tarihçiye göre imparatorluk vasfını yitirdiğimiz 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı Osmanlı’yı dönüşü olmayan bir yola sokmuş, Balkanlar’daki toprak hakimiyeti ağır zararlar almış ve Anadolu ile İstanbul’un güvenliği tehdit altında bırakılmıştır. Tam da Tanzimat reformlarının meyvesinin toplanmaya başlanacağı bu süreçte büyük çaplı ve askeri olarak hazır olunmayan bir savaşa girilmesi aymazlıktan ibaret olup dönemin asker paşalarının sert müdafaalarına rağmen alınan mağlubiyetlerin faturası Midhat Paşa ve Genç Osmanlılara kesilmiş, merkezden tasfiyelerine başlanılmıştır.

Midhat Paşa devlet için yaptığı hizmetlere vefa olarak sürgün görevlerine gönderilirken pek çok Genç Osmanlı ülkeyi terk etmeye zorlanmıştır. Kendisi de evvela Suriye’de daha sonraysa Aydın’da valilik görevlerini üstlenen Midhat Paşa Sultan Abdülaziz’e cinayet suçuyla yargılanır ve idama mahkûm edilir. Sultan Hamit tarafından cezası Taif’e sürgüne çevrilen Paşa, sürgününün 3. senesinde boğularak öldürülür. O günden beri yapılan araştırmalarda Midhat Paşa suikastının Sultan Hamit ile bir bağlantısı tespit edilememiş olup bu konuda mesnetsizce söylenenler lafügüzaftan ibarettir ama inkar edilmemelidir ki Midhat Paşa’nın başardıkları ve İmparatorluğa kaybettirdikleri Sultan Hamit’in yönetimi için emsal teşkil etmiş, padişah bir daha kimsenin gücü bu denli ele geçirmemesi için çalışıp trajikomik şekilde tüm gücü kendinde toplayacaktır. Bununla da yetinmeyen Sultan Hamit meclisi tatil etme bahanesiyle çalışamaz hale getirmiş ve içinde aleyhine hüküm bulunmayan Kanun-ı Esasi’ye hep bağlı kaldığını beyan etmiş fakat gereklerini yerine getirmekten kaçınmıştır. Hülasa, Midhat Paşa ve Sultan Hamit arasındaki ilişki anayasal sistemimizin başlangıç noktasını teşkil etmektedir.

Yorumlar

Yorum yap

Yazarın Diğer Yazıları