Yaşar Duru

Yaşar Duru

22 Ekim 2015 21:30:00

URFA’YA PAŞA GELDİ

Hayalimde bir paşa oluşturmuştum kendimce.

Omuzu kalabalık bir üniformanın içinde, ayaklarında topukları mahmuzlu çizmeler, sert bakışları ve gür kaşları ile farklı bir paşaydı hayalimdeki paşa. Bir türkünün emanetiydi hafızama yüklediğim. Yıllarca içinde "Urfa" geçen bu Van türküsüyle hatırladım ve hatırlıyorum Paşa'yı...
"Urfa'ya paşa geldi / Tahta temaşa geldi /

Bir elim yar boynuna / Bir elim boşa geldi"

Dörtlüğündeki 'paşa'ydı benim paşam. Türküdeki gibi boyun kökünden eksik etmediği bir mendili vardı. Parmağının durmayan kanı savaşçılığından olmalıydı. Sevdiğinin sevgilisi de herhalde kendisiydi.

Kısmete bakın ki yaklaşık 20 sene "sarhoş, ayyaş, serkeş" diye bilip tanıdığım adamın kim, ne, nasıl, neden ve kimin emaneti olduğunu 'paşamızı' son yolculuğunu uğurladıktan birkaç saat sonra öğrenebilmiştim. Definden sonra Büyükbabam, Babam, Amcam ve ben birlikte eve dönüyorduk. Dedem, kimse sormadan başladı anlatmaya.

"Allahu alem, sene 1946'ydı. Dergah'ın tekrar ibadete açıldığı seneydi" diye, girdi konuya. "Allah bilir ya, günlerden de Cuma idi... namazdan Merhum Şıh Müslüm Hafız ile beraber çıkmıştık. Yeniden tamir edilmiş bu mübarek makamı yeniden ibadete açmanın telaşından olacak ki namazda kafamıza geçirdiğimiz arahçınları / takkeleri çıkarmayı unutmuştuk. O günleri bilmezsin sen. Öyle cübbe, sarık, küllah filana izin yok. Yasak!.. Kasket takmayanı bile karakola çekerlerdi.

Neyse.. Şıh Efendi ile sohbet ederek Suruç Garajı'na doğru yürüyorduk. Hasan Padişah Camii'nin kıble duvarının önüne varmıştık ki karşımıza bir polis dikildi. "Durun bakayım" dedi. İkimiz de durduk ve ne olduğunu anlamadan tepemizdeki arahçınları/takkeleri çekip aldı başımızdan. "Yürüyün karakola" diye önüne kattı ikimizi.

Haydi gitme erkeksen. Mecburen başımız önde, tıpış tıpış yürümeye başladık. Karşımızdangelenlerin, yanımızdan geçenlerin, korkusundan uzak duranların, camiden çıkanların.. velhasıl hazirunun cümlesinin gözleri üzerimizde.. Bizim gözlerimizse yerde.. Akarbaşı Karakoluna kadar bu minval üzere gittik mecburen.

Karakollar nasıldır, bilirsin; ifade, zabıt, filan deyip birşeyler yazıp çizdikten sonra bizi bir bekçi, iki polise teslim edip doğru sarayönüne.. müddeumuma da ifade verecekmişiz.. icab ederse nöbetçi mahkemeye çıkarılabilirmişiz.. Mahkemeye gitmek birşey değil, lakin Akarbaşı'ndan Sarayönü'ne bütün milletin gözü üzerimizde. Ellerimizde demir bilezikler.. ikimizi tek kelepçeyle kelepçelediler.. El mukadder la tagayyer... Çaresiz, ezile büzüle yürüdük gittik.. Adliye dersen, ana-baba günü.. Büyük bir azabı da orda yaşadık... İçeride davam var diye yarım saat kadar bir kapının yanına diktiler ikimizi. Tabi bir sorgu sual faslı da orada yaşadık.

"Niye buradasınız?..", "Ne işiniz var mahkemede?" Diye sual edenler mi dersiniz; hakimden evvel hakımızda hüküm verenleri mi? Hangi birine cevap vereceksin; sustuk.. sustuk.. sustuk.. Kabir azabı gibi bir hal bizimki.
Derken yanında beklediğimiz kapı aralandı. Mübaşir efendi koluna girdiği bir adamı çeke çeke çıkarıp kapının önüne bıraktı. Kimi görsek beğenirsin. Bizim Paşo.. Rahmetli Paşa yani.. Fitil gibi sarhoş belli; ağzı-burnu iyice eğilmiş. Her tarafı palıza gibi tirtir titriyor..

"Bir bu eksikti başımıza gelecek" diye geçirdim aklımdan. Şıh Müslüm Hafız:
"-Öyle deme oğul" dedi. Ve "bizim Paşa mübarik bir insandır!.." diye ekledi.
"Bu nasıl mübarek insan efendim" diyemezdim. Leş gibi kokan mübarek bir insan!.. Ayakta duramıyan, konuşamıyan mübarek bir insan!..
Ben bunları düşünedururken Paşa, umulmadık bir çabuklukla toparlandı.Edeple ceketini düzeltti, ilikledi, saygıyla temenna edip:
"-Babo kurban, sizin ne işiniz var burada?" Diye sordu.
Ne desin Şıh Efendi; ne anlatsın!. Hem anlatsa ne olur, anlatmasa ne olur?..Ben araya girdim.

"-Yok birşey Paşa... İfademizi alacaklarmış" diye savuşturmak istedim. Lakin Şıh Efendi olanı biteni, birkaç kelime ile özetleyiverdi Paşa'ya.."
Bir söz yetmişti orada Paşa'ya. Ani bir dönüşle, Mübaşir'in tuttuğu kapıyı sertçe açmış; kürdandan farksız gövdesinin yarısını içeri doğru uzatmış ve avazı çıktığınca:

"-Ulan müddeumum!.. Ulan Hakim!.. Ulan Müstantik!.. Sarhoş kafayla Allah'a küfür ettim diye beni tutup buraya getirdiniz. Tamam...
Peki ya bu mübaret insanları... Allah demişler diye kelepçe takıp buraya getirmişsiniz.. Ulan bu nasıl hak, bu nasıl adalet, bu nasıl terazi mizan?... Hay sizin gibi hakimin de.. hakimi olduğunuz mahkemenin de.. terazinizin de.. mizanınızın da..sizin de.. alayınızın da gelmişini, geçmişini.. anasını.. avradını.. kızını.. kısrağını"
diye ağzına geleni söylemiş. Hakimin, savcının, polisin, bekçinin, mübaşerin "sus" demelerine aldırış etmeden o güne kadar dudaklarından dökülen en galiz küfürleri sıralamış peşpeşe..

Yani haksızlığın karşısında susup dilsiz şeytan olmayı kabul etmemiş, edememişti Paşa.

Sonra ne mi olmuş? Büyükbabam:

"Mübarek Paşa, az evvel kendisine berat veren mahkemenin karşısına bir de bizimle çıktı. Bizimle aynı cezayı aldı. Bize emanetliği o gün başladı. Bugün de biz Paşamızı gerçek sahibine emanet ettik. İnşaallah makamı mahkeme ve mahpus arkadaşının yanı olur!.."

(Urfalı Birkaç Has Adam: 1 URFA'YA PAŞA GELDİ Yaşar DURU -Sıra Gecesi Yazıları)

 

 

Yorum yap

Yazarın Diğer Yazıları